Bir yıl önce üniversiteden mezun olmuş genç bir mühendis olarak gazetelerden sürekli iş ilanlarını takip ediyordum. Bir arkadaşım “Neden iş buluncaya kadar vekil öğretmenlik yapmıyorsun. Hem harçlığını çıkarır hem de branşınla ilgili sınavlara hazırlanırsın” diye bir öneride bulunmuştu. Fena fikir değildi. Bir yakınım aracılığıyla ilçe Milli Eğitim Müdürlüğü'ne gidip vekil öğretmenlik yapmak istediğimi söyledim. ilçe Milli Eğitim Müdürü aile dostluğu ilişkisiyle, biraz da torpil katarak 'yakın ve güvenlikli' bir okul aramaya başladı. Birkaç köy arasından onun en son önerdiğini ben en başa aldım. “Seraxçur köyü benim için uygunudur dedim.” Müdür, "Ama orası sizin için riskli olabilir” deyince, ''Sorun değil. Bir dağ köyünde hem dinlenmek, hem de sınavlara hazırlanmak benim için daha iyi olur” dedim.
Seraxçur, Elazığ-Bingöl-Diyarbakır üçgeninde, Akdağ'ın eteğinde, yukarıdan aşağıya doğru uzanan bir vadinin içine adeta gizlenmiş gibi duran 122 hanelik bir köy. Aşiret geleneklerinin güçlü olduğu bu dağ köyü kavgacı özellikleriyle bilinir. Devlet firarisine 'mahkum' denilen Kürdistan'da her dönem 'mahkum'ları olan ve kan davalarının yiğitlik sayıldığı dönemde epey nam salmış bir yerdi. Kış gelince erkeklerin çoğu Adana'ya portakal bahçelerinde çalışmaya gider, kazandıklarıyla her evin olmazsa olmazı olan tabancalardan bir tane alır, yörede aldıkları bu silah sayesinde edindikleri kimlikle tanınmanın gururu ile yaşarlar. Öyle ki, adeta o köyün her bireyi sahip olduğu tabancayla tanınır. Bu köyde silahın modelini söylemezseniz kimden bahsettiğiniz anlaşılmaz. Beretta'nın sahibi kim, 14'lü kaç kişide var, 7,65'li bulundurmayı gururuna yediremeyip çocuğuna verenler, Smith Wesson'un mermi sorunu, Magnum'un ünü, eşleri için aldıkları 6.35'lik... Nişanda hangisi iyi, suikastta hangisi etkili, hangisinin menzili ne kadardır, tutukluk yapar mı, paslanma sorunu var mı vs. vs. Bunlar, Seraxçur denince ilk akla gelen algılar.
Oysa benim için bu özelliklerin hiç bir anlamı yoktu. Yıllardır şehirde olmanın verdiği yorgunluğu atmak ve gerilanın üstlenme yerlerine yakın olmaktı amacım.
Doğup büyüdüğüm köye topu topu birkaç kilometre uzaklıkta olan bu köyün, neden bende bir uzaklık algısı yarattığını, arayış, macera ve belirsizlik duygusu verdiğini bir türlü anlamıyordum. Dağların ardının, kıvrım kıvrım uzanan yolların, uzaktaki ağacın, derinlerden gelen ve anlaşılmaz bir dağ insanının sesinin, ruhumun derinliklerinde beni hep heyecan ve arayışa iten gizemine bu köyde cevap bulacaktım. Ve belki de bu köy, bunların aksine bir bilinmeze açılan yolculuğumun başlangıcı olacaktı.
16 Eylül Cumartesi günü yola çıktım. Kısa bir tren yolculuğundan sonra Beyhan beldesine vardım.
Köylüler beni trenin geçtiği en yakın demiryolu istasyonunda karşılamak üzere birkaç genç göndermişlerdi. İşinin uzmanı olan bu delikanlılar eşyaları katırlara bir çırpıda yüklediler. Kendi aralarında Zazaca konuşup bana nispet yapan bu gençlerle yola koyulduk. Benim dışımda köyün birkaç yolcusu daha var. “Ne kadar sürer?” diye sorduğumda, “Sağlam yürürseniz bir buçuk saatte varırız” diyor katırı yükleyenin yanındaki genç. Katırı yükleyenin muhtarın torunu olduğunu sonradan öğrendim. Bir diğer genç ise beni hiç tanımadığı halde, “Hocam yürür yürür, ne de olsa bizim yörenin insanı” deyince, hakkımdaki bilgilerin benden önce köye ulaştığını anlıyorum. Köy girişindeki ilk evin, muhtarın evi olduğunu söylediler. Yolumuzu gözledikleri için eve yaklaşmamızla birlikte onlar da karşılamak için tarlaların aşağısına kadar inmişlerdi. Gençler ve çocuklar daha aşağıda, eve daha yakın yerde ise muhtar ve birkaç köylü bizi bekliyorlardı. Muhtar, güleryüzüyle beni karşılayıp nasırlı ve mengene gibi elleriyle avuçlarının arasında ellerimi sıktığında içindeki tüm samimiyeti ve güveni bana aktarmak istediğini hissetmiştim. Torununa ve yanındakilere eşyaları evin avlusuna indirmelerini söyleyip bizi bahçede yere serdiği palasların üzerine davet etti. Ayakkabılarımızı çıkarıp dinlenmek için ağaçların altına serdikleri palaslara geçmeden önce hazırladıkları ibriklerden yüzümüzü yıkayıp terimizin soğuması için biraz bekledik. Ben nefes nefese “Hoşgeldiniz”, sözlerine cevap yetiştirmeye çalışıyorum. O sırada muhtar ana dilinden “Ti xêr ome” (Hoş geldin) diyerek bana palasların üzerine yerleştirdikleri, kenarları dantelden işleme, yastıklarla uyumlu rengarenk minderlerden birinin üzerine oturmam için yol gösteriyordu. Geçip oturduktan sonra herkesin selamını tek tek karşıladım ve kısa bir tanışma faslının ardından ortaya serilen sofra bezinin üzerine yemekler servis edildi. Bir taraftan sohbet ediyor bir taraftan da yemek yiyiyorduk. Sohbetin ana dilimizden olması ayrı bir mutluluk, keyif ve güven veriyor köylülere. Bu sohbetimizi duyan muhtarın torunlarından biri, bir çırpıda arkadaşlarına yetiştirmiş olmalı ki, evin damında boy boy, kızlı erkekli onlarca çocuğun biriktiğini fark ettim. Sonradan hepsinin öğrencilerim olacaklarını öğreneceğim bu çocukların büyük bir merak ve mutlulukla benim Zazaca konuştuğumu seyretmelerinin bana verdiği keyfi anlatmak ise imkansızdı. Bazılarıyla arada bir göz göze geliyoruz. Bir kulağım onlarda, diğeri etrafımda oturmuş beni büyük bir merakla süzen köylülerde. Bir taraftan onları tanımaya, anlamaya çalışıyor, bir taraftan da ertesi gün öğrencilerle buluşmanın heyecanını yaşıyorum.
Bu arada köylülerden birinin “Yok yok bir sorun olmaz. Baksana şimdiden çocuklarla diyalog kuruldu bile” deyişinden rahatsız oluyorum. Çünkü ses tonu ve mimikleri o kadar manalıydı ki Yusuf adındaki bu köylünün, adeta “Kendine dikkat et” diyordu. “Yukarı mahalleden” dedi Muhtar. Köyün birbiriyle kavgalı iki aşiretinden birine mensuptu. Aşiretler arası kan davasından dolayı silahlanmak istiyorlarmış. Devlet ise bu çelişkilerini bildiği için koruyuculuğu dayatıyormuş. Gerilla köye çok yakın bir alanda üstlendiği için de buna cesaret edemiyorlar ama her defasında da fırsat kolluyorlarmış. Yusuf ile birkaç saniyelik göz temasımın rahatsızlığını atlatıp bir kulağım sohbetteyken, tekrar çocuklara dalıyorum.
Hava yavaş yavaş soğumaya yüz tutmuştu. O ilk günkü sohbet sırasında köylüler bir eksildi bir çoğaldı. Bazı köylüler yapması gereken işlerine koşuştururken, bazıları rutin geçen hayatın yeni bir öğretmenle bir an olsun değişmesinin cazibesine kapılmış kalkmak istemiyorlardı. Yeni bir düşünce ve yeni bir yüz tanımanın eşsiz bir duygu olduğunu yalnızca onlar değil ben de yaşıyordum. Sonunda muhtar buna tatlı bir müdahalede bulundu: “Hadi cemaat hava soğudu, hoca da yorgundur. Zaten artık burada olacağına göre bu sohbetleri sık sık yaparız” diyerek kibar bir dille uğurladı hepsini. Bir tek amcasının oğlu olan yan komşu kaldı. Bana köylüler hakkında genel ve özel bilgiler vermeden önce yarın yerleşeceğim okulun temizliği ve düzenlenmesi için çocuklarını görevlendirdi. Avluda yazın kullanmak üzere üzerinde ince bir döşek bulunan yatağı lojmana götürmelerini tembihledi. Mutfak ve oturma odasının eksiklerini gözden geçirip tamamlanması uyarısında bulunduktan sonra bana dönerek, “Bir eksiklik olursa çekinme, köyümüzün sadece öğretmeni değil aynı zamanda hemşerimiz ve misafirimizsin. Biz ne kaybettiysek kendimize değer vermemekten kaybettik!” diyerek ince bir mesaj, tatlı bir güven veriyordu. Birkaç ay sonra asker tarafından görevden alınacak olan muhtarın gerilla ile ilişkisi olduğunu çok sonradan öğrenecektim.
Bahçedeki ağaçların arasından yol gibi uzanan güneş ışığı odamın penceresinden yatağımın olduğu duvarın üstüne vuruyordu. Muhtarın çocuklarına seslenirken aslında beni uyandırmak istediği hissiyle, dağlarında gençlerin savaştığı bu ülke halkının bir genci olarak sabahın bu yatak keyfine karşı azıcık da suçluluk psikolojisi duyarak, yataktan fırlayıp giyinmem bir iki dakika bile sürmedi.
Kapıyı aralar aralamaz karşımda muhtarı görünce iyice mahçup olmuştum. Bunu ona hissetirmeden geçiştirip çoktan uyandığımı ve eşyalarımı yerleştirdiğimi bir-iki karışık cümle ile dile getirmeye çalıştım. Muhtar alttan alıp konuyu değiştirerek durumu kurtarmıştı. Salonun ortasında kurulmuş sorfada kahvaltı yapıp okula birlikte gittik. Öğrenciler beni okul bahçesinde sanki bir yıldan beri kapalı değilmiş de, hafta sonu tatiline girmişler gibi canlı, bakımlı ve heyecanla bekliyorlardı. Ne yapacağımı bilemez durumdaydım. Birkaç saniye içinde gözümün önünden, ilkokul yıllarımdaki heyecanım geçti. Ardından ortaokul ikinci sınıfta İstiklal Marşı'nı ayağında kundura şarkısıyla protesto edişim, lisede belirginleşen siyasal görüşümle öğretmenlerle girdiğim üstü kapalı ideolojik tartışmalar geçti. Hiç sırası değilken bu anılarımı kovup, çocuklara sınıfa girmelerini söyledim.
Akdağ'ın derin vadisinde, aşiret çatışmaları ve köy kavgalarına aldırmadan büyüyen bu çocuklarla başbaşa kalmıştım. Onlara görünmez düşmanları olan asimilasyona karşı nasıl bir eğitim planı uygulayacağımın bilinmezliğini yaşıyordum.
Sabah 1., 2., 3. sınıfları, öğleden sonra 4. ve 5. sınıfları okutacaktım. Onlara ana dilim olan Zazaca ile hitap edecektim. Daha asimilasyonun ne olduğunun bilincinde olmayan bu çocuklara devletin yaşattıklarını duyunca insanlığımdan utanmıştım. O an hayatımın dönüm noktası olmuştu. Aradan 26 yıl geçtiği halde hala o 2. sınıf öğrencisi Mahmut'un adını okuduğumda, arkadaşlarının korku dolu, yarı gülüşleri arasında “Öğretmenim o deli oldu” sözlerinin beni nasıl sarstığını bugün hala o anı tüm hücrelerimde yaşayarak hatırlıyorum.
Sabah büyük bir heyecanla uyanmış, sabırsızlıkla çocukların okula gelmelerini beklemiştim oysa. Masalar ve sıralar milimlik bir hassasiyetle sıralanmıştı. Kapı girişinin sağında pencerelerin altına yerleştirilmiş ağaçtan bir masa ve sandalyenin bana ait olduğunu gördüğümde büyük bir gururla ve hayatta ilk kez başkaları için bu kadar faydalı olmanın mutluluğunu yaşıyordum. Sınıfın tam ortasında bu sonbaharın serin havasını kırmak için tutuşturulmuş sobanın alevlerinin bana bir şey anlatıyormuş gibi çatırdayan alevlerini seyre daldım.
Nedense sınıfın ortasına kurulmuş sobanın içindeki meşe odunlarının arada bir patlayan sesi bana nostaljik bir çağrışımdan ziyade bir trajediyi anlatan çığlık gibi gelmişti.
Sonbaharın bu sabah serinliğini kırmak için bir yakımlık soba yetiyordu. Şimdi sabırsızlılka beni bekleyen çocuklar bana olayı anlatacak ve ben o sobaya beş ay boyunca düşman gözüyle bakacaktım.
Muhtar'ın köylüleri haberdar etmesiyle yalnız 1., 2. ve 3. sınıf öğrencileri gelmişti. Geçen yıldan tecrübeli olanlar İstiklal Marşı ve Andımız merasimine alışık olduklarından bunları okutmamamın kısa bir şaşkınlığını yaşadılar. Birbirlerine bakışlarından bu şaşkınlığı seziyorum. İçimden gülerek geçiştirdim. Öğrenciler içgüdüsel bir davranış ve çok da uygun bir şekilde sınıfa girip yerlerini almışlardı. Muhtar'ın evinde Zazaca konuştuğumu bildiklerinden kıkırdamaları çok tatlı geliyordu. Gözlerimizdeki gülüşler birbirine doyduktan sonra, ben yoklamayla çocukları tanıma aşamasına geçtim. Birinci sınıftan başlamıştım. Tüm öğrenciler geçen yıl yaşanan o vahşetten dolayı sınıf tekrarlıyorlardı. Yani bu yıl okula yeni kayıt yoktu. En azından şimdilik yoktu. Ve ben okul numarasını çocukların isminden sonra okuyarak tanışma faslını başlattım. Birinci sınıf, 5'i kız, 13'ü erkek 18 kişiydiler. 2. sınıf 17 kişiydi ve sadece 4 tanesi kız çocuğuydu. 11. kişiye kadar okuduğum isimler kalkıp kendilerini tanıtıyor ve küçük tebessümlerle yeniden yerlerine oturuyorlardı. 12. sırada Mahmut'un ismini okuduğumda önce korku dolu gözlerde bir sessizlik oluştu. Hepsi birbirine bakıp sonra da bana dikmişlerdi bakışlarını. İsmi tekrar okuduğumda yüzlerdeki şaşkınlık artmış, bazılarının ağzından homurtulu bir cevap gelmişti. “Öğretmenim o delirdi!” önce ne demek istediklerini anlamadım. “Nasıl?” dediğimde, bir ağızdan yinelediler. “Öğretmenim o delirdi!” Ne ve nasıl sorularını peş peşe yönelttiğimde en sağda duvarın dibinden 3. sınıf öğrencisi Halime bir çırpıda ayağa kalkıp anlatmaya başladı:
“Öğretmenim Ertuğrul öğretmen Mahmut'un kafasını sobaya soktu o da deli oldu! O, Türkçe bilmiyordu. Öğretmen ona çok bağırıyordu! Sonra onu dövdü, sonra da kulaklarından tutup kafasını sobaya soktu!” Bunların hepsini bir solukta söyleyip yerine oturdu. Çocukların bu panikli hallerini ve Halime'nin anlatmaya çalıştığı bu olayın ayrıntısını öğrenmek için akşam Mahmut'ların evine gittim. Mahmut'un babası mevsimlik işçi olarak Adana'ya gitmişti. Evde büyük abisi, amcası, kardeşleri ve annesi ile birlikte babaannesi ve dedesi vardı.
Olayı annesi anlattı: “Geçen yıl buraya Ertuğrul adında bir öğretmen gelmişti. Balıkesirli olduğunu söylediler. Çok zalim biriydi. Çocuk Türkçe bilmiyor diye bir sürü hakaret ediyor, önce avuçlarının içine odun bir sopayla vuruyor, sonra, 'Mahsuz Türkçe konuşmuyorsunuz değil mi?' diyerek, kulaklarından tutup çocuğun kafasını közle dolu odun sobasının içine sokuyor. O an alev alan közlerden çocuğun saçı ve yüzü yanıyor. Ve çocuk yaşadığı şokla elinde kalıyor. İlk müdahalede arkadaşları çocuğun yüzüne su döküp koşup muhtara haber veriyorlar. Muhtar ve köylüler okulun bahçesinde bir taraftan çocukla ilgilenirken bir taraftan da hala olayın şokunda olan diğer çocukları teselli etmeye çalışıyorlar. Öğretmen önce lojmana kapanıyor. Sonra ben sağlık memurlarını çağırayım diye köyden çıkıyor. Çıkış o çıkış!”
Dinlediklerim gerçek miydi? Kendime geldiğimde kadının bakışlarını yere dikip sanki yerde serili kilime anlatıyormuş gibi devam ettiğini fark ettim. “Çocuk üç ay boyunca uyumadı. Ne uyudu, ne beni uyuttu. Kafasını dizime her koyduğumda önce uyuklar gibi oluyor ardından iç yakan çığlıkla uyanıyordu. 3 ay sonra çığlıklar kesildi. Uyumaya başladı. Ama bu defa da gece uyandığında dağa, ormanın içine, aşağı tarlalara rastgele, belirsiz ve şuursuz gidiyordu. Kaç defa peşinden gittik. Bazen ancak köpeklerle bulabildik. Sonra geceleri çıkmasın diye bir süre ayağından bağladık. Şimdi de aptallar gibi. Ne konuşuyor, ne gülüyor, ne ağlıyor. Günlerce aç, susuz kalsa ekmek su istemez. Bir şey verirsek yer, vermezsek öyle köşesine tepkisiz siner kalır...”
O zaman sadece Mahmut'u düşünüyordum bir de O'nu yeniden hayata nasıl döndürebileceğimi. Elimde sevgiden başka bir şey yoktu. Ve onunla işe koyuldum. Tüm çocukları toplayıp onu sevgi ile kurtarabileceğimize ikna ettim. El birliği ve büyük bir hassasiyet ile işe koyulduk. Yaklaşık iki ay sonra çabamız sonuç verdi. Bir sabah sınıftayken yumuşak vuruşlarla kapı çalındı. Açtığımda Mahmut'un annesi, yanında Mahmut... Tertemiz önlüğünü giydirmiş, yarı utangaç ama mutluluktan gözlerinin içi gülüyordu annenin. Akşam uyumadan önce Mahmut'un bir yıl sonra ilk kez konuştuğunu ve “Anne, okula gidersem öğretmen benimle de Zazaca konuşur mu?” dediğini anlattı. Yüreğimden beynime doğru tüm damarlarımdan sıcak bir şey akmıştı. Gözlerimden akan o gözyaşlarını hiç saklama gereği duymadım. Zaten Mahmut'u kucağıma aldığımda birkaç damla gözyaşım büyük bir rahatlama ile yanaklarına dökülmüştü. O an onda hissettiğim tek belirti ise yanağının sıcaklığıydı.
Mahmut arkadaşlarına dahil olduğunda Mahmut'u hayata döndürmenin mutluluğunu yaşıyordum.
***
Yusuf ve ailesi korucu olmak için beni kendilerine engel olarak gördükleri için karakola şikayet ettiler. Karakol İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü'nden hakkımda bilgi isteyince, Milli Eğitim'den bir memur durumu yakın akrabama, o da bana iletti. 4 ay sonra köyden ayrıldığımda ben artık eski ben değildim. Kısa bir süre sonra yaşamımla ilgili yeni bir karar verdim.
Bir gün, çok uzaklarda tarihi geçmiş birkaç gazeteyi karıştırırken birinin 1. sayfasında “Terör bu kez masum öğretmenleri vurdu” şeklinde manşet altı geçen bir haber dikkatimi çekmişti.
Öldürülen öğretmenler arasında Ertuğrul denen öğretmenin ismi de vardı. O an, en çok da neden bu kadar tepkisiz olduğuma şaşırmıştım. Okuma gereği bile duymadım. Gazeteyi bir kenara bırakıp kendimle ve tarihle baş başa kalmak için dışarı çıktım.