..........
Hücrendesin.
Bir voltanın özgürlük hissi veren orta yerinde.
Havada kar kokusu.
Kar ise gözden uzak.
Duvarların ardında koca kar kütleleriyle
kuru soğuklarını yollayan Toroslar.
Karsız, beyazsız ama katı, kuru soğuklar burdakisi.
Çukurova’ya kar düşmüyor.
Her şeyi hiçbir şeye benzemiyor.
Senin içine ise lapa lapa özlemler yağıyor.
Zihnine kardan kesitler.
Kar altında sessiz, yalnız bir köy.
Dam üstlerinde silicilerle insanlar.
Üzerindeki ağırlıkla dalları sarkmış ağaçlar.
Evlerin çatılarındaki karlarla akşam karanlığında ışıklı bir şehir.
Ve yağışsız bir ovanın hemen ötesinde uzanan karlı dağlar.
Beyazlar çağırıyor seni.
Tenindeki kuru soğuğu savuşturup içindeki
özlemin ısısıyla ulaşmaya çalışıyorsun o uzak beyaza.
Önü kesilen voltalarına beyaz düşlerle yol aldıracaksın birazdan...
Betondan mustarip ayakların biliyor seni nereye götüreceklerini.
Sense, durdurmak için artık onlara söz geçiremeyeceğini.
Duvarın ardına atıyorsun kendini.
Ak örtü içindeki derin bir patikanın yanına ilişiveriyorsun
az sonra.
Ayaklarının altında her an çökecekmiş gibi duran bir yumuşaklık.
Emin olmak için ayağınla bastırıyorsun.
Çöküyor, hafiften.
İşte bu! diyorsun ve dudakların yanlara doğru
gerilip gamzesini buluyor.
Yanıbaşındaki derin patikaya kayıyor gözlerin.
Birileri geçer mi diye bekliyorsun.
Kimse geçmezse, birçok simayı peşpeşe dizip
kendin geçiriyorsun oradan.
Tanıdık simalar.
Ordalar.
Konuşmuyorlar veya seslerini duymuyorsun.
Ama ordalar, bata çıka yürüyorlar, diye mırılanıyorsun kendine.
Yüzlerine bakıyorsun.
Yüzlerinde gördüğüne kaptırıyorsun kendini.
O an sıcaklık adına orada var olan tek şey: tebessüm.
Illık bir akış duyuyorsun damarlarında.
Gayr-ı ihtiyari uzanıp el koyuyorsun yüzlerindekine.
Çalmıyorsun. Bana da, onlara da yeter, diye düşünüyorsun.
Rengini oradaki kardan alan
aydınlık yüzlerle gürce bakışıyorsunuz bir an.
Bir an daha.
Boyunlarına doladıkları kefyelere takılıyor gözlerin.
Kûrdî, esmer yüzlere yakışan koyu renkli kefyelerin yarattığı otantik havayı çekiyorsun içine.
Esen rüzgar yetmiyor o havayı dağıtmaya.
Devam ediyorlar sonra yürümeye.
Artlarından bakıyorsun.
Karşıki yamaçlardan kaptığın beyaz bakışlarla.
Düşmüyorsun peşlerine.
Biliyorsun. Gidecekler.
Gitmeleri gerekiyor.
Az sonra, sadece dizden yukarıları gözüküyor ta ileriden.
Hüzün olduğuna karar veremediğin bir duygu kaplıyor içini.
En arkadaki arkasını dönüp bakıyor.
Bir şeyler söylüyor sanki, halen seçebildiğin yüzüyle.
Yine duymuyorsun.
Ama galiba anlıyorsun ne anlatmak istediğini.
İçinde oluşan hafiflik hissi, sana onun söylediklerini anlatıyor.
Sonra, o da dönüyor önüne.
Gitmesi gerekiyor.
Gidecek.
Çok daha öteden kayboluverecekler birazdan.
Tek başına kalıyorsun.
Kendinle kalmaya başlamışken kar yağmaya başlıyor.
Usulca.
Derin patikadaki ayak izlerinin üzerine yavaşça düşüyor taneleri.
En son kayboldukları yere son bir defa dalıyorsun.
Kapanmaya yüz tutmadan daha, ayak izlerine bakıp,
az önce buradan geçtiler, diye söyleniyorsun kendi kendine.
Yağan taneler yüzüne,
yiten izler de kalbine düşüyor...
..........
Hücrene dönüyorsun.
Voltanın orta yerindeymişsin halen.
Şaşırıyorsun.
Bir şey kaçıracakmış da yetişmek istermiş gibi
çabucak yüzüne uzanıyorsun.
Oradan kalan kar tanesi var mı, diye yüzünde gezdiriyorsun elini.
Bulamıyorsun.
Üzülüyorsun.
Kalbini dinliyorsun bu sefer.
O beyazlıklarda yitip giden izleri duyumsuyorsun.
Seviniyorsun.
Seviniyorsun...
* Kürkçüler F Tipi Cezaevi