''Sende doğdum, sende ölmek isterim ey vatanım. Eylerim arzu, turabında gömülsün bu terim.'' Uzun ve acılı sürgün yaşamında, doğduğu topraklar olan Omid'e (Süryaniler'de Amed) hasretini bu dizelerle anlatmıştı. Ama bir defa bu topraklardan ayrıldıktan sonra, bir daha hiçbir şekilde geri dönemedi. Kendi topraklarının altında çekecekleri sessiz, sakin ve bitimsiz bir uykudan nasiplenmemek, gerçek bazı aydınlar için belki de ortak bir kader. Ama o aydının kaderi, aynı zamanda halkının da kaderiyse, ortada başkaları için utanç olan kesif ve devasa bir acı var demektir.
Naum Faik, içindeki umudu hiç yitirmese de, o dönüşsüz yolculuğa başladığında, oradan oraya savrulan, kıyımsız çok az tarih parçacığına sahip halkını nelerin beklediğini elbette seziyordu. Gitmeyi göze alması, kahredici gidişat belki tersyüz olur diye taşıdığı o umut kırıntısından dolayıydı. Ama o da olmadı. Gününden az sonra halkı, aldığı koca darbeyle 'sonun başlangıcı'nı görecek; ardından yol boyu bıraktığı kan izleriyle fersah fersah uzaklara göçmeye başlayacaktı. Bu, Faik için katlanılması çok güç bir yüktü. Buna rağmen, ölünceye kadar halkı için en iyisini yapmaya çalıştı.
Faik, anayurtlarında tükenmeyle yüz yüze kalmış Süryaniler'in son yüzyıldaki en önde gelen aydınlarındandı. Aynı zamanda bu toprakların, Amed'in bin değeri. Buna rağmen halkların yitik birçok değeri gibi unutulan, bilinmeyen bir dilbilimci, gazeteci, öğretmen.
Amedliler, belki de ilk defa Aralık 2009'da Sur Belediyesi'nce ismi bir sokağa verildiğinde duydu O'nu. Nerdeyse 100 sene sonra isim düzeyinde de olsa toprağının bir köşesine ilişmesi, upuzun bir sürgün hayatın bittiğine sayılsa da bu en fazla buruk bir sevinç yaratabilirdi. Geldiği topraklarda halkı, Süryaniler yoktu bu sefer... Sur Belediyesi yine de güzel birşey yapmıştı. Nisyana isyan onarır belleği, sağaltır geçmişimizi...
Naim Faik'in unutuluşu gibi, Süryaniler'in de Ortadoğu'da aydınlanmanın temel öncülerinden olduğu yeterince işlenmez. Faik'in tüm çabası, Süryanilerin bir zamanlar Ortadoğu'da gerçekleştirdiği Rönesans'ı bu sefer kendi halkı içinde gerçekleştirmeye dönüktü. Bitmek bilmez kıyımlar o halkın fenerini söndürmüştü.
Mezopotamya'da yerleşik bir yaşama sahip Süryaniler, birinci yüzyılın sonlarından başlayarak dönemin en ünlü okullarını inşa etmişlerdi. Bunların en önemlileri Urhoy (Urfa) ile Nsibis'ti (Nusaybin). Bu okullarda Yunanca, Arapça, belagat, şiir, aritmetik, geometri, müzik, astronomi ve tıp dersleri veriliyordu. Doğu'nun uzak bölgeleri, Türkistan, Moğolistan, Hindistan ve Çin ötesine kadar misyonerler yetiştiriliyordu. Misyonerler, din bilimi yanında felsefe de götürüyordu beraberinde.
Eski Yunan eserlerinin Süryanice'ye çevrilerek Araplar'a aktarımı en önemli faaliyettir. Sonradan Araplar vasıtasıyla Batı'ya taşırılıp orda Rönesans'ın temelini oluşturan eski Yunan felsefesi bu suretle kaybolmaktan kurtulmuştur. Muhammed'i etkileyen rahibin, Nasturi (Doğu Süryanileri) Sargis (Bahira) olduğu söylenir. Bu yararlılıklarından ötürü Süryaniler, İslam döneminde Müslüman yöneticiler tarafından -bazı kıyım dönemleri hariç- el üstünde tutuldular. 13. yüzyıla kadar değişik düzeylerde süren bu etkinlik Moğollar'la yerini duraklamaya bırakmış, 1400'lerde Timurlenk'in hasarları onarılamaz kıyımlarıyla da Süryaniler 19. yüzyıla kadar karanlığa gömülmüşlerdir. Topluluk bu dönemde bilimsel, kültürel etkinlikten uzak bir yaşam sürmüştür. 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra, dönemsel gelişmelerin de etkisiyle nisbi bir canlılık gelişmiş, Mardin Dêr Zahfaran Manastırı'na kurulan matbaayla, Süryaniler Osmanlı içinde matbaayı ilk kullanan gruplardan biri olmuştur.
Naum Faik bu dönemlerde, 1868'de Amed'de doğdu. İlkokulu bitirdikten sonra Süryani Kadim Kardeşler Cemiyeti tarafından kurulmuş liseye 1881'de kaydolup sekiz sene bu okulda eğitim gördü. Bu sürede Süryanice, Arapça, Türkçe, Farsça dilleriyle beraber musiki tabii ilimler, spor, matematik, Fransızca'ya giriş derslerini okudu. Okul ekonomik nedenlerle kapanınca başka bilim insanlarından dersler aldı.
Annesiyle babasını genç yaşta kaybedince hayata erken atılmış oldu. Kendi cemaati içinde öğretmenlik yaptı ve bu işi 20 yıl boyunca, Amerika'ya göçeceği 1912 yılına kadar sürdürdü. 1890'larda Urfa ve Adıyaman'da öğretmenlik yaparken, buralarda kilise kütüphanelerinde birçok kitabı inceleme fırsatı buldu. Tekrar Amed'e dönüp Süryani medresesinde dört sene daha öğretmenlik yaptı. Okuldan ayrılıp Beyrut'ta bulunan fakültede eğitim alma arayışları içindeyken 20 Aralılk 1895'te gayrimüslimlere yönelik bazı saldırılar oldu. Bu tarih 1915'in 'provası'dır. Ağırlıklı olarak Ermeniler'e yönelik olsa da bu saldırılardan Süryaniler de çok yerde nasibini aldı. Aralarında Naum Faik'in de olduğu gayrımüslimlerin çoğu bu esnada Amed'deki Süryani Meryem Ana Kilisesi'ne sığınarak hayatta kaldılar.
Bu olaylar, Faik'in Beyrut'a gitme arayışını hızlandırdı. Humus'ta kısa süre kalıp Beyrut'a geçti. Buradan da Kudüs'e ulaştı. Beyrut ve Kudüs'te kaldığı manastırlarda da kütüphane eserlerini incelemeye devam etti. Oralarda umduğunu bulamadığı için tekrar vatanına, Amed'e dönüp orada evlendi. Tekrar öğretmenliğe başlayarak, bir Mardin ziyaretinde Dêr Zahfaran Manastırı'ndaki birçok el yazması eseri de inceleme fırsatı buldu. Gittiği her manastır veya kilisede büyük bir merak ve istekle yaptığı incelemeler, sonradan imza atacağı birçok eserin de kaynağıdır.
Osmanlı istihbarat yönetiminde düşüncelerini tam olarak ortaya koymak riskliydi. 1908 Jöntürk devriminin görece serbestlik ortamında Naum Faik, başka aydınların da katılımıyla kurulan 'İntibah' (Uyanış) Derneği'nin hedefleri doğrultusunda çalışmaya başladı. Halkına ulusal bilinç taşırmak temel amacıydı ve ölümüne kadar bunun çabası içinde oldu. Derneğin yayım işleri yanında Süryanice bir dergi olan 'Şark Yıldızı'nı yine Amed'de yayımlamaya başladı. Halkıyla içiçeydi. O esnada Şemmaslık (bir papaz sınıfı) rütbesiyle Amed Meryem Ana Kilisesi'nde görev yapıyor, metropolitlik ile cemaat meclisinin yazılarını yayımlıyor, diğer taraftan da konferans düzenleme, yeni okulların açılması, matbaaların kurulması gibi işler ile mevcut cemiyet ve derneklerin birleştirilmesi yönünde çalışmalar yapıyordu.
1911'de İtalya ile Osmalı arasındaki Trablusgarp Savaşı nedeniyle gayrımüslimlere yönelik baskı ve eylemler arttı. İktidarını güçlendiren İttihat ve Terakki'nin muhalefeti sindirmek için çıkardığı yeni yasalar ve baskı politikası dayanılmaz düzeye gelince Faik'e sürgün yolu gözüktü.
Ailesiyle beraber Beyrut'a ve ordan Amerika'ya göç ettiğinde 44 yaşındaydı. Sürgün yaşamında üç dilli (Süryanice, Arapça, Türkçe) 'Bethnahrin' Mezopotamya) gazetesini çıkarıp 'İttihad Gazetesi'ni de başkan olarak yönetti. Bu gazetecilik faaliyetlerini yaşamının sonuna kadar sürdürdü. Sürgündeki Süryani gençlerine dillerini öğretiyor, halkına hizmetlerde bulunmaktan geri kalmıyordu.
İmza attığı otuzun üzerinde eser, onun hem üretkenliğini, sürekli çabasını, hem de düşünce dünyasının zenginliğini gösterir. Süryanice-Arapça (ile Türkçe, Farsça, Ermenice, Kürtçe, İngilizce, Yunanca) sözlüğü, Mezopotamya Tarihi ve Coğrafyası, Urfa ve Nusaybin okulları Tarihi, Ömer Hayyam Rubaileri'nin Süryanice çevirisi, Süryanice coğrafya ve matematik kitabı, ulusal şarkı derlemesi vb. onun eserlerinden sadece bir kısmıdır.
Bu şekliyle halkının hemen her şeyiyle ilgili olmak Onu Süryaniler için çok değerli kılmıştır. Vatan hasreti içinde, 1930'da Amerika'da zatürreden hayatını kaybettiğinde sadece Süryaniler değil, Mezopotamya'da önemli bir değerini yitirmiş oldu. Üzerinde hep çalışıp didindiği Süryanice bugün kabolma tehlikesi altında, kendini adadığı halkı amansız bir varolma savaşı içinde. Kendisi ise ''Turabında gömülsün bu tenim'' dediği Amed'den halen çok uzakta...
* Burdur E Tipi Cezaevi
SADIK ASLAN: Yitik bir Amedli:Naum Faik