Aykan SEVER
Çoğu zaman sağcı politikacıların sermayenin çıkarlarını öyle ya da böyle son tahlilde temsil ettikleri gibi klişeler vardı. Bu biraz “eskidi”. Eskiyen kısmı son tahlile, dolayıma falan artık hiç gerek olmaması. Özellikle Trump’la birlikte açıktan ve başka sesleri bastıracak düzeyde “para”nın gürültüsü atmosferde yankılanıyor.
Trump, NATO Genel Sekreteri Stoltenberg’le geçen hafta yaptığı görüşme sonrası NATO üyesi ülkelerin bir kısmının bütçelerinden ”savunma harcamaları”na ayırmaları gereken yüzde 2 payı kullanmadıkları, gerçekte bu oranın da yeterli olmadığı, yüzde 4’e çıkarılması gerektiğini söyledi. Hali hazırda savaş sanayi dünyada önemli bir yere sahipken (SIPRI verilerine göre, 2016’ya kıyasla 1.1 artışla 2017 yılında 1 trilyon 739 milyar euro harcama yapıldı.) milyarlarca doların silaha ve paralelinde gelişebilecek militarist evrene yatırılmasını talep edebilecek cüretkarlıkta bir davranış sergiledi. Trump neden silahlanmaya daha çok para ayırılmalı gibi olası soruları yanıtlamaya gerek duymuyor. Ama zaten söyleyebilecekleri de “barışı korumak için silahlan” saçmalığının ötesinde değil. Gerçek neden ise ABD silah ve enerji sermayesinin esenliği, mutluluğu.
ABD’nin ve ona hükmeden sermaye kesimlerinin dünyada yeniden hegemon pozisyonunu postmodern savaştan galip çıkarak sağlamaya çalıştığını görüyoruz. Trump hızla H. Clinton’ın olası yerini aldı ve kendi karakteriyle de uyumlu olan emperyalist hakimiyet kurma politikalarını militan bir çizgide savunur pozisyona geldi. Mevcut politikalar önemli ölçüde Amerikan müesses nizamı tarafından çizilmiş geçtiğimiz yıl sonunda ABD’nin yeni Güvenlik Stratejisi başlığıyla önüne konulmuştu. Bu strateji basınla paylaşıldığı kadarıyla bile (bir kısmı gizli tutuluyor) çok boyutlu savaş politikaları içeriyor. Kapsamında, “sivil hareketleri” yönlendirmek de dahil her tür değişim olasılığı araçsallaştırılması mevcut.
Bu savaşçı yönelimden Koreler arası yumuşama da payını aldı. Önce düzenlenen bir askeri tatbikatla (G. Kore -ABD) ABD’nin çok da dahil olmadığı uzlaşma havası dağıtıldı. Bunun yerine rüşvet ve şantajın bileşimi, güvenlik, zenginlik ve K. Kore lideri Kim’e iktidarının kalıcılığı teklifi sunuldu. Trump bu sözlerine sadık kalır kalmaz ayrı mesele fakat ABD için asıl dert, iki ayrı Kore’nin varlıklarını krizli bir biçimde korumasının, Çin’in sırtında sürekli bu kırbacı kullanabilmek için şimdilik zorunlu olması.
Geçen hafta Soçi’de görüşen Putin-Merkel ikilisinden de “para” sesleri duyduk. Onlar da ABD’nin kaya gazı satalım teklifine karşı Kuzey Akımı-2’ye devam dediler. Para konuşanlar arasında postmodern karakterli paylaşım savaşının ana aktörlerinden Çin Devlet Başkanı Şi Cinping de vardı. Cinping bu savaşın “harika”ları arasında şimdiden sayılmayı hak etti. Görüşmeler sonucu ABD ve Çin karşılıklı vergi artırımı kararlarını geri aldı. Fakat ABD aleyhine şekillenen ticaret açığını kapatmak için Çin daha fazla ABD malı alacak. Amerika Pekin’le geçen yıl 375 milyar dolar olan ticaret açığını yılda 200 milyar dolara indirmeyi istiyor. Elbette bunun ertelenmiş bir kriz durumu olduğu ve her iki tarafın da sermayesinin iştahının kapanmayacağını görmek için kahin olmaya gerek yok. Şi Cinping’in harikalığına gelince, o hem neoliberal küresel talan siyasetinin tavizsiz savunucusu hem de geleceğin sosyalizm olduğundan bahsedebilecek nitelikte biri. Bu harikalık yarışında yalnız değil, aynı kulvara bir başkası da atladı. İri yarı rakibi faşistin biriyle kucaklaşırken onun kulağına Venezuela’nın, Güney Amerika halklarının mutlu geleceği rüyasını fısıldıyor. Sahi faşist ona ne söylüyor merak ettim…
Paranın sesi insanlığın kulağını sağır ediyor. ABD’de ve dünyanın başka yerlerinde bu hissizlik hali bir boyutuyla her gün yeni toplu katliamlar olarak yaşanıyor. ABD’de çoğu zaman katilin ne tür bir motivasyon sonucu hareket ettiği bile anlaşılamıyor. Fakat belki de “Önce Amerika!” diye haykırmaktan öte bir marifeti olmayan Trump’ın başkan olması bile yetiyordur. Daha da kötüsü bu toplu katliamların kurbanı olan gençler hiç bir zaman neden öldürüldüklerini dahi bilmeyecek. Silahlanmanın, bireyciliğin, ırkçığın, yoksulluğun, işsizliğin, doğanın yıkımının arttığı ve devletin hukuki yapısının sarsıldığı ABD’de (ve dünyanın başka coğrafyalarında da) daha çok masumun gözlerinin açık gitmesi kaçınılmaz. Peki paranın kirli-gürültülü hışırtısı dışında başka ses yok mu? İnsanlık ne zaman eşit-özgür bir yaşama duyulan arzuyla kendini haykıracak?