
Diktatörlüğün ve Burjuvazinin iktidarında yapılan bütün seçimler sonuçta sahtekarlıktır. Sahtekarlığın seçimler bağlamındaki tarihine baktığımızda en sahtekarca startı verilen seçimlerden birinin de bu yerel yönetimler seçimi olacağı açıktır. Kuşkusuz Kürt düşmanlığında birleşen blokların “bu seçim Türklerin beka meselesidir” sloganıyla en ufak demokratik muhalafeti bile bastırdığı kampanya bunun göstergesi. Kanımca Guinness Rekorlar Kitabı’na ‘sahtekarlık kategorisinden’ giren 1927 Liberya seçimlerindeki, Charles D.B. King den sonraki en büyük rekor olarak ele alınabilinecek bir sürecin Türkiye’de gerçekleşen seçimlerde işletildiğini belirtmeden geçmemek gerekiyor.
Charles D.B. King resmi sonuçlara göre 240 bin oy alarak başkan seçilmiş, rakibi Thomas J. Faulkner ise 9 bin oyda kalmıştı. Ama bu ezici seçim zaferinin tek bir problemi vardı: Liberya Anayasası’na göre ülkede oy kullanma hakkına sahip seçmen sayısı sadece 15 bin kişiydi! Yani 1927’de Liberya Cumhurbaşkanlığına seçilen Charles King sadece 15.000 kayıtlı seçmen varken, 240.000 oy almıştı. Bu, büyük bir başarıydı doğrusu. Mevcut seçmen sayısından tam 16 kat fazla oy almak, her fani kula nasip olacak şey değildi. Bu zatın, 1930’da kendi vatandaşlarını satarak köle ticareti ve seçimlerde yabancı ülkelerle işbirliği yaptığıda açıklanmıştı. Ne yazık ki tarih boyunca hile karışan seçimlerin sayısı, karışmayanlardan çok daha fazla. Bununla birlikte, seçimlerin şiddet, dolandırıcılık, yolsuzluk ve rüşvetle karartıldığı ve sonuç olarak adil ve demokratik bir seçimden daha kesin sonuçlara sahip olduğu kaydedilen birçok dava olmuştur.
Nitekim; Sri Lanka meclis seçimleri (2000), New York gubernatorial seçimleri, (1792), Ukrayna parlamento seçimleri (2014), Macar parlamento seçimleri (1947), ABD başkanlık seçimleri (1960), Rusya cumhurbaşkanlığı seçimleri (1996), Chadian başkanlık seçimleri (1996), Belarus cumhurbaşkanlığı seçimleri (2006), Suriye cumhurbaşkanlığı seçimleri (2014), Kanada federal seçimleri (2011), Tayland genel seçimleri (2006), Ukrayna cumhurbaşkanlığı seçimleri (2004), New Hampshire Senatosu seçim telefon-sıkışma skandalı (2002), Mısır cumhurbaşkanlığı seçimleri (2005), ABD başkanlık seçimleri (2000), Peru genel seçimleri (2000), ABD başkanlık seçimleri (1876), Romanya genel seçimleri (1946), Uruguaylı genel seçimler (1971), sonucunda açılan davalar, bu davalardan sadece en çok bilinenler.
Hatırlanacağı gibi Türkiye cumhurbaşkanlığı seçimleri de; hem siyasi muhalefet hem de uluslararası gözlemciler tarafından Recep Tayyip Erdoğan lehine bariz medya yanlılığı, yolsuzluk iddiaları, oy hırsızlığı, kamuoyu araştırmalarının yanlışlığı ve Erdoğan’ın kampanyası sırasında resmi kamu kaynaklarının kötüye kullanılması bakımından şiddetle eleştirilmişti. Bu seçimlerin ve bu seçimlerden çıkan siyasi iktidarın hiçbir meşruiyeti olmadığı halde Erdoğan başkanlığını beklendiği gibi kazanmış ve adeta bir hanedanlık kurma yoluna girerek faşizmi kurumsallaştırmıştır. Tüm diğer diktatörler gibi Erdoğan da ülkenin beka sorunu diyerek öncelikle halkını kandırmıştır. Zira Diktatörler genellikle en büyük yalanı kendi taraftarlarına söylemişlerdir ve kendilerini eleştirenleri ise hiç sevmemişlerdir. Mussolini “İtalya halkı, özgürlükten bıkmıştı; ben o nedenle seçildim” demiştir. Çin İmparatoru Qin Shi Hang, kendisini eleştiren 460 kişiyi bir çukura doldurup, canlı canlı yakmıştı. Yukos’un sahibi Mikhael Khodorkovsy, 15 milyar doları aşan servetiyle, Putin’i karşısına alıncaya kadar Rusya’nın en zengin adamıydı. Vergi kaçakçılığı ile suçlanmış; mallarına el konulmuş; 10 yıl hapis cezasına çarptırılmış ve Sibirya’daki bir çalışma kampına gönderilmiştir.
Sanırım Türkiye’nin başına musallat olmuş Erdoğan belasının da bunlardan geriye kalan yanı yok. Şimdiden görülen o ki Kürtlere dönük gelişen çok yönlü yönelimler ve yine Kürtler somutunda gelişen çok yönlü direnişle karşılanacak bir seçim sürecini daha yaşayacağız. Yerel yönetim seçimleri yaklaşırken Türkiyeli halklar sonucu ne olursa olsun seçim sahtekarlıklarıyla ciddi bir mücadale vermek zorunda. Nitekim bu seçim, devletin içeride ve dışarıda yürüttüğü savaş koşullarında yapılacak bir seçimdir. ‘Dış güçler’ olmasa, ‘Kürtler olmasa’ işler tıkır tıkır yürüyecek! yalanına sarılan bu faşist sahtekarlığın son bulması halkların ve muhalif tüm kesimlerin geliştireceği ortak ve güçlü tavırla mümkün olabilir. Doğru tavır, elbetteki ‘tek kale’ oynanacak seçim oyunu sahtekarlığında, sahtekarlığın figüranı olmayı reddetmek ve gerçek halk temsilcilerinin yanında yer almaktır.