
‘Bu gece Paris’te yağmura verdim gözlerimi/ Gözlerimde yağmur sim sim akıp gittim zift kokan sokaklarda / Bu gece ben ve yağmur ne kadarda yorgunuz / Yüreğimizde ağır bulutlar kapkara İkimizde ağlıyoruz” Nuray Şen
Siz hiç rüyada şiir yazdınız mı; yazmadınız mı? Uykularınız yılan kaçamağı oldu mu? Uykuda yazı yazdınız mı? Ama ben soğuk Ankara gecesi kaçak uykular uyudum. Rüyalar gördüm rüyamda. Kendi rüyamda, kendi rüyamı gördüm. Rüyalarda başladı soğuklar, öyle soğuk ve öyle ayazdı ki gece. Sebepsiz kaçan özlemlerimin nedeni sabah; “Paris’e yağmur yağıyor, Paris, saçından topuğuna karanlık, Paris sırılsıklam ıslak bu gece” diyen dizelerin televizyona yansıma halini gördüm. Rüyalarımın yılan kaçamağı uzaklaşan iklimlerde, öksüz kalan sargısız bir günün soğumasıydı.
Böyle yazıyordu onursuz bir vahşetin, bir uykunun en derin yerinde görülen rüyada televizyonlar. Ne onurun yaşamı kalmıştı ayazımın Ankara’nın en güzel yerinde. Ne de Paris’in sırılsıklam kaldırımları. Paris uzadıkça uzayan sızım sızım sızlayan gece... Taşınmıştım köklerimi bırakarak bir yerden tanığı olmadığım başka bir yere.. Şehir çok uzaklardan bakıyordu. Soğuk ve sağanaklar halinde yaşlar... Sağanaklar anılarla başladı, festivale gideceğimiz gün Hamburg’ta, beni ona Ahmet Kahraman götürmüştü, kırmızı bir atkı vardı boynunda, benim saçlarım da kızıl. Sakine, gruptan ayrılıp ikimizi karşıladı ve kırmızının uyumundan söz etti şakacı edasıyla bizimle…
Sonra beni aldı birlikte otobüse bindik, o uzak yolu birlikte katettik. “Bak buradan nasıl da albenili görünüyor şehir. İpek ve satenlerle döşenmiş yatağından, pırlantalar bezenmiş bir yosmanın göz kırpışı gibi yanıp sönüyor ışıkları. Biz; şehrin ve dünyanın kırağında bekliyoruz hala… o ise başı otobüsün camına yapışık sürekli dışarıyı izliyor, hem de benimle konuşuyordu. Doğaya tutkusunu, özlemini görmemek için kör olmak gerekiyordu. Dağları mı özlediğini sordum, sessizce başını sallamış ve dağların her derde çare olduğunu anlatmıştı. Şehirler uzaktı, iklimler uzaktı, dağların ardındaki nazlısı, otobüs yolculuğunda gördüğümüz tepeleri yeşillikleri yurdundaki bazı yerlerle karşılaştırıyordu bana göstererek. “O benim dostumdu gülünce güneşler açan yüzünde” tadına doyulmaz yolculuk olmuştu benim için, uzun ve yorucu olsa da. Seslendi uzak iklimlere koptu kıyamet diye esir bir şehirden. Bu kadarı yeter mi? Bu kadarı yeter… Bu kadar...
Coşkulu bir festivaldi, ikinci kez katılıyor olsam bile onca inanmış insanların arasında olmak güzeldi. Festivalde bir ara ondan ayrıldım, meraktan deliye dönmüş gibi, beni arıyordu her yerde. Tanıdık biriyle karşılaştım, dedi “Sakine seni arıyor.” Gittim yanına yüzündeki endişeyi gördüm. “Nerdesin” dedi, telaşını belli etmeden. “Yanımdan ayrılma bana emanetsin sen” belli belirsiz gülümsemeyle...
Ah Sakine, Nuri’nin evinde geçirdiğimiz günü, en üst kata asansör yerine yürüyerek, yarışarak çıkışımızı, benim nefes nefese kalışımı, gülüşünü, yer yatağında yatışını. Sabah kahvaltısındaki hal ve tavırlarını, ev sahibine sıkıntı verme kaygını mahcubiyetini unutmak mümkün mü?
Bu gece Paris’te hasretin vurduğu Amed zindanlarında; “işkencelerde göğüslerimi kestiler, bir ah bile demedim. İşgalci zihniyet bir kadının memelerini kesmeyi yöntem biliyorsa, ben haklı bir davanın militanı ve bir kadın olarak ah demeye bile utandım.” Diyerek kurduğun cümlenin tınısını, Kadınca- insanca mahcubiyetin her daim olmasına karşın, A. Kahraman’ın deyişi ile her kadında olan “ne bir evin, ne bir sandığın, bir dolabın bile olmadı”. İnandıkların konusunda hep ısrar ve halkına yapılanlara isyanların oldu ama…
Hamburg’ta nehir kenarında uzun yürüyüşümüzü anımsadım. Lokma’da kalabalık bir grupla oturuşumuzu. Duvarın yanında huzursuz oturduğunu, ara ara kalkıp gezindiğini, dışarıya çıkıp geldiğini… Kendisine sorduğumda aldığım yanıtta, “uzun süre aynı yerde duramıyorum oturamıyorum” yanıtına şaşırmadığımı. Ona armağan ettiğim takıyı takamamasını anlatışını. Ve daha birçok şeyi anımsadım. Bir insan ömrünü böyle onurlu böyle kararlı geçirmesine sevinmeli mi üzülmeli mi? Sakine’nin onca badireyi atlatıp rahatlamaya başlayan “bu rahatlama kim ve kimler için tartışılsa bile” bu dünyada başına gelenleri hak etmediğini, ölümün ona yakışmadığını, hele de böyle bir ölümün ona hiç yakışmadığını düşündüm… Aynı kederin sürgünü olan şairin “her ölüm, erken ölümdür” deyişi kaldı o kederimize.
İlk karşılaşmamız geldi gözlerimin önüne, anımsadığım kadarıyla, yeni geldiği söyleniyordu Avrupa’ya, Brüksel’e geldi... O gelmeden genç kızlar onu anlattılar efsane gibi. Her genç gerilla kıza ana gibi davrandığını, eylemden döndüklerinde yorulmak bilmeden ateş yakıp, uzaktan getirdiği suyu ısıtıp elleriyle onları tek tek yıkayıp yatırdıktan sonra kendisiyle ilgilendiğini... Orada karşılaştık sohbet ettik, (yaşıtız demişti, değilmişiz, iltifatmış meğer) sorular sorarak yurt özlemini giderdiğini sezmiştim yine. Yine tv’nin yanında, aradan bir su geçiyor, nehir mi, çay mı bilmiyorum. Onun karşısında, bahçelerin yanında bir yürüyüş alanı vardı, birlikte yürümüştük. Bana bayağı dayanıklı olduğumu söylemişti. Dayanıksız, yürüyüşten söz ediyorum, kimlerle yürüdüyse, benim gibi acemileri kastediyorum. Sanırım kıyaslayarak söylemişti. İçten içe sevindiğimi söylemeliyim. Onu her gördüğümde sevinç duydum hep. O benim dostumdu, bana daima içten davrandı dostluk etti. O dostluktan mutluluk duydum.
“Bu gece sokaklara düşmüşüz Paris’te/ Yağmur ve ben birde gece sarılıp birbirimize çığlık çığlık ağlıyoruz”
O Munzur gibi coşkulu, Dersim’in en asi kızıydı. Yurdunu hep yüreğinde taşıdı… Sakine, cansız şimdi... Işığı biz kadınların yolunu aydınlatsın. Işıklar içinde yatsın.