
Yoldaşlarının Sara'sı Sakine Cansız ile Leyla Doğan ve Fidan Şaylemez'in katledilmesinin üzerinden 6 yıl geçti. Tetikçi Ömer Güney, mahkemeye bile çıkartılmadan taşıdığı sırlar ile birlikte cezaevinde "eceli" ile ölürken, AKP/Saray faşizminin olduğu kadar Fransa devletinin de 2013 yılının 9 Ocak günü Paris'in merkezinde işlenen bu cinayette sorumlu olduğu ortaya çıktı. Özetle, Paris katliamı, bir MİT, başka bir ifadeyle bir Türk devleti organizasyonuydu.
Kesinleşen bir başka şey ise katliamın amacı. Türk devleti, Paris katliamı ile Kürt Kadın Hareketi ve Kürt Özgürlük Hareketini teslim almak istiyordu. O günleri hatırlayalım; devletin, İmralı’da Abdullah Öcalan ile görüşmelere yeni başladığı bir dönemdi. 3 Ocak 2013 tarihinde Ahmet Türk ve Ayla Akat Ata, İmralı’ya giderek Öcalan’la görüşmüştü. Gazeteci Amed Dicle, "2005-20015 Türkiye-PKK Görüşmeleri" kitabında bu ziyaretin Öcalan ile “devlet heyeti” arasında üç ay süren görüşmelerin sonunda gerçekleştiğini yazdı. Kitaptan alıntılarsam; “Kamuoyu, 2013 ve sonrasındaki sürecin bu görüşmeyle başladığını biliyor. Ama bu görüşme Öcalan’la devlet arasında üç ay devam eden pazarlıkların sonucu gerçekleşti ve yeni bir aşamanın ilk adımı olarak tarihe geçti.” Türk devleti, “çözüm süreci”nin kendisi için ne anlama geldiğini de sürecin başında Paris katliamı ile vermişti.
Geride kalan 6 yılın teslim ettiği bir başka gerçek ise, Türk AKP/Saray faşizminin amacına ulaşamadığıdır. Ne Kürt Kadın Hareketine ne de Kürt Özgürlük Hareketine boyun eğdirildi. Aksine, Kürt kadınları, mücadelesini kararlılık ve cesaretle sürdürerek, Rojava kadın devrimini kurumsallaştırdı, etki alanını genişletti.
Günümüzün en vahşi örgütü DAİŞ'i yenen Kürt kadın ordusu YPJ oldu. Kobanê savunması günlerinde, tarihin akışını değiştiren, kendi hayatını başkalarının hayatı ile değiştirme erdemine sahip olan bir kadındı; Arîn Mîrkan'dı. Kobanê savunmasını, Rakka zaferi takip etti. Rakka'nın dinci faşist DAİŞ’in tarihinde ideolojik bir anlamı vardı. Rakka, DAİŞ zulmünün başkenti olduğu kadar, köleleştirdiği kadınları hapsettiği yerdi. Rakka'nın DAİŞ işgalinden kurtuluşu, YPJ'nin tüm kadınlara armağanıydı. Türk devletinin Efrîn işgaline karşı direnişin başını da kadınlar çekti. Avesta Xabur, Barin Kobanê, Arîn Mîrkan'ın izini takip ederek, direniş geleneğini sürdürdü.
Kürt kadın direnişinin son 40 yılı çok önemli aşamalardan geçerken, binlerce kadın ağır bedeller ödedi. 1995 yılında 500 kadın gerillanın katılımıyla yapılan kongrenin sonucunda “Kürdistan Özgür Kadınlar Birliği-Yekîtiya Jinen Azad a Kurdistan” (YJAK) ilan edildi. O dönemin öncü kadınları, "Çiçek Selcan, Hanım Yaverkaya, Sultan Yavuz, Nafiye Öz, Bese Anuş, Türkan Derinler, Azime Demirtaş, Rahime Kahraman, Adife Sakık, Binewş Agal"dı. Öcalan’ın “kopuş teorisi” ile tanımladığı politika ile Kürt kadınları, gerilladan başlamak üzere her alanda kendi örgütlerini kurmayı, stratejileri haline getirdi. Bu strateji, Rojava devrimine “kadın” karakterini verdi.
Kürt kadının bu gelişim çizgisinde Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan çok merkezi bir yerde duruyor. Öcalan, 1987 yılındaki konuşma ve tartışmaları ile hareket içerisinde kadınların yolunu açıyor. “Dağın Kadın Hali” kitabından yılların gerillası Roza Pınar’dan anlattıklarından alıntılarsam; "Her yıl 8 Mart vesilesiyle toplantılar ve seminerler yapılıyordu ama yayın organlarında kadına yönelik çok fazla bir şey yoktu. Ulusal kimlik vurgusu daha fazla öndeydi."
"Önderlik hiçbir zaman bizi yalnız bırakmadı. Gelişimimiz için ağır bedeller de ödedi. Özgürlük perspektifinden tutalım, kendimizi her yönden geliştirmeye kadar, ideolojik olarak kendimizi eğitmemiz, savaşta var olmamız ve en kaba geri erkek yaklaşımları karşısında kendimizi nasıl korumamız gerektiğini bize öğretti. Çoğu zaman Önderlik bizi korudu."
Kürt kadınlarının direniş bayrağını elinde tutan Leyla Güven'in açlık grevine başlarken yaptığı açıklamadaki bir ifadeyi de yeniden hatırlatmak yerinde olacak: “Ben siyasette PKK Lideri Abdullah Öcalan'ın kadının siyasette yer alması perspektifinden esinlenerek aktif olarak yer aldım."
Leyla Güven, açlık grevi direnişinde iki ayı geride bıraktı. Tek bir talebi var: “Abdullah Öcalan'a uygulanan tecridin son bulması.”
Bu talebin vicdani ve politik, kişisel ve toplumsal nedenleri var. Leyla Güven, bir kadın devrimci olarak, hayatında yol açıcı olan Öcalan’a uygulanan tecridi kişisel ve vicdanen kabul etmedi. Bu, talebin kişisel ve vicdani yani. Talebin politik ve toplumsal nedeni hepimizin hayatını yakından ilgilendiriyor. Çünkü, İmralı tecridi, Kürt halkının taleplerine, Türk devletinin yanıtı anlamına geliyor. Bu yanıt ise, sadece Kürtlere değil, tüm ezilenlere, bugün “Saray faşizmi” olarak yansıyor. Sakine Cansız'ın 12 Eylül darbecilerinin, işkencecilerinin suratına tükürdüğü Amed cezaevinde şimdi de Leyla Güven, Saray faşizmine "teslim alamazsınız" diyor.
Güven, sağlık bakımından kritik aşamayı geçti. Günlerdir avukat görüşüne çıkamıyor. Şimdi yaşamı bakımından kritik aşamaya doğru ilerliyor. Sömürgecilik Sakine, Fidan ve Leyla’yı aramızdan aldı. Şimdi Leyla’yı almasına izin vermeyelim.