Trump yönetimi dünya genelinde daha saldırgan politikalara imza atmaya hazırlanıyor. Geçtiğimiz hafta Amerika’da Venezuela’ya “askeri müdahale” yi konu alan Güney Amerika kanlı tarihinde bir biçimde fail olarak yer almış asker ve diplomatlardan mütevellit katılımcıların yer aldığı bir toplantı yapıldı. Daha sonra basına yansıdığı kadarıyla bazı ABD’li politikacılar tarafından Maduro “soykırımcı” ilan edilirken (niyesini açıklama gereği bile duymadan) bir askeri harekatın gündemde olduğunun altı çizildi. Bu saldırının Brezilya ve Kolombiya üzerinden olması bekleniyor.

Bu doğrultuda geçtiğimiz hafta ABD Dışişleri Bakanı Pompeo Güney Amerika ülkeleri turundaydı. Latin ülke yöneticilerinin tonlarca yalan eşliğinde Venezuela’ya karşı dişlerini bilerken Çin ve Rusya’ya da saldırı oklarını yöneltmeyi unutmadı. Yaptığı konuşmalar bir diplomattan çok eski CIA yöneticisi olmasının damgasını taşıyordu.

Bu saldırgan politikanın önemli bir ayağı ise elbette Ortadoğu’da. İran “Devrim Muhafızları”nın terör listesine alınması sonrası Netenyahu liderliğinin yine seçimden galip çıkması, bu ikiliyi bölgede daha atak politikalar için cesaretlendirecektir. Nitekim Senato Dış İlişkiler Komitesi tarafından hazırlanan Doğu Akdeniz Güvenlik ve Ortalık başlıklı yasa tasarısı bölgeyi yeniden biçimlendirmeye aday. Bu yasa  yürürlüğe girdiği takdirde Kıbrıs’a uygulanan silah ambargosu kaldırılacak, Doğu Akdeniz’de Yunanistan, İsrail ve Kıbrıs üzerinde bir “güvenlik” ağı oluşturulacak. Buna son dönem Kıbrıs’la bu doğrultuda anlaşmalar yapan Fransa’nın da uzak kalmayacağı tahmin ediliyor. İşin bir boyutunu elbette bölgedeki doğal gaz yatakları oluşturuyor. Diğer önemli boyutsa Türkiye-Rusya ve İran’a göz dağı verme arayışı olarak değerlendirilebilir. Aynı zamanda bu durum Arap Nato’su oluşturma uğraşlarının paralelinde bir alternatif askeri ittifak şekillendirme arayışı olarak da görülebilir. Böyle bir oluşum Afrika dahil bölgedeki birçok gelişmeyi bu ittifakın anaforu etrafında döndürmeye adaydır.

TC-ABD ilişkileri için bir parantez açmak gerekirse, TC’nin ABD çıkarmasında önce Damat, yatırımcılara rezil oldu, “derdini bize değil IMF’ye anlat” denildi. Sonra hafta başı Amerikan Türk Konseyi (ATC) ve Türk Amerikan İş Konseyi’nin (TAİK) ortaklığında düzenlenen konferans ise TC açısından bütün lobi gücünü sevk ederek gerçekleştirdiği ABD dönük “ne olur terk etme bizi…” kabilinden bir yalvarma seansıydı. Bu konuda başarılı oldukları söylenemez. Fakat “ekmeğinden olma” derdinde olan bazı iş çevreleri ve bir kısım Amerikan diplomatının ısrarla Kuzey Doğu Suriye’yi işgal pazarlığı yaptığı gözlemlenmekte. Kürt hareketini tasfiye etme, karşılığında ise TC’nin eski efendisine dönmesi konuşuluyor. Fakat Erdoğan’ın Putin’le kurduğu ilişkiler bağlamında bu artık fazlasıyla geçilmiş bir evre. Bu saatten sonra ABD-TC ilişkilerinde eskiye dönüş diye bir şey olmaz.

ABD iktidara gelmesine bir hayli yardımcı olduğu ve bugün de “ihanet içinde” olduğunu düşündüğü Erdoğan’ı her hâlükârda artık istememektedir. Buna rağmen TC iktidar bloku içinde ABD ile birlikte yürümek isteyenler var kuşkusuz. Bunun içinse önce Erdoğan’ı göndermeleri gerekiyor. Çünkü Erdoğan kendi kişisel istikbalini Rusya’ya bağladı. Rusya’nın TC’nin taraf değiştirmesi karşılığında, Suriye’nin toprak bütünlüğünü masala dönüştürdüğü bir süreçle de karşı karşıya kalırsak şaşırmayalım. Teraziye konulduğu zaman elbette bağımlı bir Türkiye Suriye’ye göre daha ağır basar. Ayrıca böyle bir şey, hali hazırda askeri üslerinin olduğu Suriye’yi kaybedeceği anlamına gelmiyor.

Bitirirken, başka bir gelişmenin altını çizmek istiyorum. Bugünlerde çokça konuşulan “Büyük Arnavutluk” hayali etrafında Balkanların yeniden sıcak çatışmaya sürüklenmesi tehlikesiyle karşı karşıya olabiliriz. “Büyük Arnavutluk” tasarısı AB’ye üyeliği hızlandırmak için politik bir blöf diye sunulsa da gerçekte geçmişin kanlı bagajlarından kurtulamamış bölge halkları için yeni bir hesaplaşmanın önünü açabilir. ABD bölgedeki Sırp-Rus nüfuzunu kırmak, NATO egemenliğini bölgede pekiştirmek için bu politikaları motive ediyor.

Dünya genelinde ABD’nin “Önce Amerika” benciliği ve Trump’ın siyasal kişiliğiyle simgelenen politikaları, maalesef herhangi bir sorunu çözemeyeceği gibi şimdiki dünyayı bile bize aratacak…