HDP’ye yönelik saldırılar kesinlikle HDP’yi kriminalize etme, HDP’nin Türkiye’de toplumlar için alternatif bir parti olamayacağı algısını yaratma amaçlı yapılmaktadır. “Bölücü parti”, “terör örgütüyle ilişkili parti” denilip Türkiye’nin birçok yerine sokulmak istenmemektedir. Yalçın Akdoğan’ın ortaya koyduğu bu yönlü HDP profili nedeniyle saldırılar yapılmaktadır. Yalçın Akdoğan artık HDP PKK’dir deyip topluma bu partinin üzerine yürüyün demektedir. Yalçın Akdoğan’ın görüşleri bire bir Tayyip Erdoğan’ın görüşleridir. Aynı görüşleri Ahmet Davutoğlu ve diğer AKP’liler de savunmaktadır. Böyle bir ortamda HDP mitinglerine saldırı çok olur. Bu saldırıların içinde AKP’li de olur, başkası da olur; böyle bir parti, binasına bomba konulmayı da hak eder. Çünkü AKP yetkilileri böyle bir algı yaratmaktadır. Yapanların ismi, cismi, kimliği ne olursa olsun, sorumlusu hükümettir. Hele hele şimdi tamamen hükümettir. Çünkü şu anda HDP’ye yönelik doğrudan en fazla kin ve kan kusanlar AKP’liler ve Vatan Partisi’dir. Zaten bu iki siyasi güç şu anda doğal ittifak halindedirler. Doğrudan ilişkileri var mı, bunu bilemiyoruz; sadece Mehmet Metiner ile Vatan Partililer arasında gizli görüşmeler yapıldığı söylenmektedir. 

Bu hükümet zamanında bir yerde ufak bir olay olduğunda onlarca Kürt hemen gözaltına alınıp tutuklanmıştır. HDP’ye yetmişten fazla saldırı olmuş ama bu hükümetin kılı kıpırdamamıştır. Bu durumda ve AKP’lilerin HDP’lilere en ağır söylem ve salvolarla saldırdığı ortamda tabii ki AKP’liler sorumlu tutulacaktır. Ya da AKP hükümeti sizin politikalar halkı galeyana getiriyor diyerek HDP’yi sorumlu tutacaktır. Aslında açıkça söylenmese de, AKP hükümeti bu düşüncededir. Biz bu kafayı tanıyoruz. Sivas Madımak Katliamı sonrasında da Pir Sultan etkinliklerini yapanlar suçlanmıştır. 

Ahmet Davutoğlu, sorumluluğu üzerinden atmak için Adana-Mersin bombalamalarının faillerini bulacağız, bunlar AKP’li değilse ne diyeceksiniz diyerek köylü kurnazlığı yapmıştır. Kimliği AKP dışında başka bir siyasi eğilime ait de olabilir. Bu, AKP’yi temize çıkarmaz. Tabii ki bu tür bombalamaları yapanlar farklı kimlikten olanları da bu tür işlerin içine sokabilir. Örneğin, Başbakan’a bağlı MİT yönlendirmişse bu işi tabii ki AKP’liler yaptırmaz. Geçmişte istihbarat örgütlerinin yönlendirmesi, hatta istihbarat sızdırmasıyla bazı sol kimliklere, kişiliklere eylemler yaptırıldığı da olmuştu. Dolayısıyla patlamaya karışmış kişinin kim olduğu o kadar da önemli olmayabilir. Farz edelim birileri AKP’lilerin söyleminden durumdan vazife çıkararak eylem yapmış olsun, bu durumda da sorumlu, HDP’lileri tehlikeli olarak değerlendirip hedef gösterenlerdir.

AKP hükümeti yetmişten fazla saldırıya hiç ilgi göstermedi; savcısı, polisi hiç harekete geçirmedi. Ne zaman ki çok teşhir oldu, politika ve söylemleriyle bu saldırılara zemin hazırladığını herkes söylemeye başladı, polis ve savcılar Adana ve Mersin olayının faillerini bulmak için harekete geçti. Tabii bu konuda da ne kadar doğru bir çalışma içinde oldukları bilinmiyor. Yapmışsa da neden ve ne amaçla yaptığı ve azmedenlerin kim olduğunu açığa çıkarma var mı? Bu soruların cevabı da önemlidir. 

Şu açıktır ki, HDP sağduyulu olmasaydı her yerde çatışmalar ortaya çıkabilirdi. Selahattin Demirtaş’ın sürekli verdiği yumuşak mesajlar çatışmaların önünü almıştır. Zaten gerilla ordunun tüm tahriklerine rağmen çatışmadan kaçmış ve provokasyonlara alet olmamıştır. Muş’ta bir askerin kaçırıldığı söyleniyor. Bu kesinlikle yanlıştır; AKP’nin provokasyonlarına zemin sunmaktır. KCK ve HPG’nin bu olayı kabul etmesi mümkün değildir. Kim yapmış olursa olsun, bu olay provokasyon olarak değerlendirilir. AKP’nin provokasyon politikasının suç ortağı olarak görülür.

Kuşkusuz AKP hükümeti çatışmasızlık ortamını, özellikle HPG’nin çok dikkatli davrandığı seçim dönemini askeri amaçlı yolları, karakolların yapımını tamamlama, baraj yapımını hızlandırma gibi provokatif ve çatışma yaratacak çalışmaları hızlandırma olarak ele almaktadır. Bu nedenle gerillanın sabrını taşırma ve provoke etme gayreti gösterilmektedir. Ancak bu gerekçeler de asker kaçırma gibi bir eylem yaptırmayı gerektirmez. Dolayısıyla bu eylemi en iyimser biçimde bile söylersek yapanı da yaptıranı da mevcut ortamı anlamayan, görmeyen ve provokasyonlara alet olanlar olarak değerlendirilir.

Bu tür eylemlerin HDP’nin yükselişe geçtiği bir dönemde yapılması durumu daha da ağırlaştırmaktadır. Son günlerde Fırat’ın batısında yapılan eylemler çok görkemli geçmektedir. Adıyaman ve Pazarcık mitingleri, Fırat’ın batısındaki Antep, Adıyaman, Maraş, Malatya gibi yerlerin ayağa kalktığını gösteriyor. Kürt hareketinin “Güneybatı” olarak tanımladığı bu alanda yaşam yeniden canlanmaktadır. Şu anda bu şehirlerde yaşayan nüfusun kırk, elli katı metropollerde ve yurtdışında yaşamaktadır. Buralarda yapılan mitingler, canlılığını kaybeden bu yerlerin yeniden Kürt yaşamının canlandığı yerler haline geleceğini göstermektedir. Özellikle Alevi Kürtlerin inanç ve kültürlerinin var olduğu bu coğrafyaya yeniden yüzlerini döndüklerini ortaya koymaktadır. Mitinglerdeki kalabalık ve coşku bir anlamda da bu alanların makus talihini kırması ve yenmesi anlamına gelmektedir.

Avrupa’da oy vermeler devam ediyor. Avrupa’daki halkımız bu seçimin önemini ve ülkedeki canlılığı görerek mutlaka şu gün ve şu saat demeden gidip oyunu vermelidir. Sadece hafta sonu değil, her gün ve her saat gidip oyunu vermelidir. Oylarını vererek Türkiye siyasetindeki rollerini oynamalıdırlar. Avrupa kitlesinin kullanacağı oylar HDP’yi çok güçlendirecektir. HDP ne kadar fazla oy alırsa siyasi etkisi ve siyasi sonuçları o kadar fazla olacaktır.