Bu dönemde milyonlarca Kürt evinden, köyünden edilip göç yollarına düşmek zorunda bırakıldı. O operasyonlarda 182 bin kişi ise alınıp götürüldükten sonra bir daha geri dönmedi. Çok sonradan bir kısmının cenazesi ya da kemikleri bulunduysa da hala yüz bini aşkın kişinin akıbeti hakkında hiçbir şey bilinmiyor. Fakat bu jenosidin içinde bir an, bir gün vardı ki, tüm Kürtlerin ve tüm insanlığın hafızasında yer etti.

16 Mart 1988 günü BAAS rejimi tüm dünya devletlerinin gözü önünde Kürtleri kimyasal silahlarla öldürmeye başladı. O gün 5 bin civarında insan Halepçe'de kimyasal gazlarla katledildi. 7 bin civarında insan ise o gün aldıkları yaranın izini hayatlarının geri kalanında taşımak zorunda kaldılar. Doğa o gün Halepçe'de aldığı yaranın izlerini, üzerinden tam 26 yıl geçmiş olmasına rağmen hala silebilmiş değil.
O günü yaşayanlar o anları anlatırken hala korku dolu bir titremeye kapılıyorlar. Söze "Halepçe..." deyip başladıktan sonra bir duraksama geçirip, sözün devamı getiremiyorlar. İşte o an gözleri senden ayrılıp, onu boşluğun içinden o günlere götürür. Boşluğa asılı gözleriyle o günü bir kez daha izlerken sözün devamını "o gün tufandı, kıyametti..." diye getirirler.
Ardından bir duraksama daha gelir, adeta kelimeler boğazına düğümlenmiş gibi boşluğun içinden bakan gözlerini Halepçe'den ayırmadan, dudaklarını büküp, başına sağa sola sallayarak, kendi kendisine konuşur gibi "yok valla, yok... o gün anlatılamaz, mümkün değil" derler.  

'Kimyasal atılacağını tahmin ediyorduk'

Katliamda beş çocuğunu yitiren 54 yaşındaki Wezire Mihemed Kerim, o günü; gözlerinin önünde çocukları erirken yaşadığı çaresizliği kelimelere ancak şu şekilde dökebildi;
"13 Mart 1988'de hava saldırıları başladı. Kimyasal'ın kullanıldığı 16 Mart günü Nugîn, Ajîn, Hewrîn adında kızlarım ve Renc ile Senger adlı erkek çocuklarımı kaybettim. Tara ve Befrîn adlı kızlarım kimyasaldan kurtuldular. Aslında o günlerde hep tedbirliydik, kimyasal kullanılır diye korkuyorduk. Geceleri hep zemin katta kalıyorduk. 13 Mart'tan 16 Mart'a kadar bombalamalar devam etti. O gece de birkaç peşmerge evimize geldi. Tedbir amaçlı Halepçe'yi terketmek istediğimizi söyledik. Onlar gitmemize gerek kalmadığını, zaten Halepçe'nin özgürleştiğini, olası kimyasal saldırısı ihtimaline karşı da dama çıkıp çocukların yüzlerini ıslak bezlerle kapatırsak birşey olmayacağını söylediler. Eşim Fexreddin, Saddam'ın zalim biri olduğunu, her ihtimale karşı korunmamız gerektiğini söyleyerek Gulan Köyü'ne gitti.

'Önce kör etti, ardından öldürdü'

16 Mart'ta Saat 15:00 sularında bir kez daha bombardıman başladı. İşte o sırada kullanılanlar kimyasalmış. Biz yine zemin kattaydık. Kızım Hewrîn babaanesinin yanındaydı. Dışarı onu aramaya çıktım. Baktım sokakta yere yığılmış ve gözleri görmüyor. Kimyasal saldırısı karşısında ne yapacağımı da bilemiyordum. Bir refleks olarak bütün çocuklarımın yüzlerini yıkadım. Herkes sokaklarda kaçışmaya başlamış, su ve ıslak bez arıyordu. Yaşlı bir amca, başı kesilmiş bir tavuk gibi acılar içinde kıvranıp duruyordu. Bizden yardım istiyordu. Benim de gözlerim zayıflamıştı. Çocuklarım da yanımdaydı. O esnada kaynanam da yığıldı yere. Kucağımdaki çocuğum Renc'i emzirmek istedim. Tam o esnada ben de düşmüşüm. Çocuklarımın başına toplanıp, 'anne ne olur ölme' diye bağrıştıklarını duyuyordum, ama kalkacak takati bulamıyordum. O zaman Ajîn, kardeşi Renc'i benden alıp Gulan Köyü'ne, babasının yanına götürmek istedi.
Faik adlı bir komşumuzun da beş çocuğu yaşamını yitirmişti. Mahmut adlı komşumuz kendini kurtararak Fexreddin'e yaşadığımızı haber ediyor. Fexreddin bağrışlarla yanımıza doğru gelmeye başladı. O zaman ben ve kaynanam düşmüşüz. Kızım Hewrîn de yanımdaydı. Fexreddin, Hewrîn'e seslenerek yanıma geldi. Kızım Befrîn de yanımda baygın düşmüş, babası öldüğünü zanederek bir kayanın kenarına çekerek saklamaya çalıştı.
Kendime geldiğimde kaynanam beni çağırıyordu. Sesi duydum, sonra yine kendimden geçmişim sabaha kadar. Yeğenim Tanya da baygın düşmüş. Sabah kendime geldiğimde hep kan kusuyordum. Saçlarımı çekiyordum, ancak hiç acı hissetmiyordum. Kıyametin koptuğunu düşünüyordum. Fexreddin, yanına Nûgîn, Senger ve Tara'yı alıp bizi kurtarmaya çalışıyordu, ama fazla ilerleyemiyorduk. Çünkü kimsenin gözleri görmüyordu.
Sabaha doğru Nûgîn ölmüştü, ondan sonra da Senger... Benim haberim yoktu, baygındım. Gözlerimi açığımda, baktım uçaklar üstümüzde uçmaya devam ediyor. Ben çocuklarımı istedim, ama kimse birşey söylemedi. Daha sonra Nûgîn ile Senger'in öldüğünü, Ajîn ve Renc'den haber alınamadığını kızım Tara söyledi. Bizi arabayla mezarlığa kadar götürdüklerinde yine kendimden geçmişim. Bir gece öyle kalmışım. O arada kızım Hewrîn de ölmüş. Hayvanlar yemesin diye babası onu bir bataniyeye sarıp, öyle bıraktı. Sürünerek şehirden çıkmaya, uzaklaşmaya çalışyorduk. Ama ne gözlerimiz görüyordu ne de gücümüz vardı. Öyle yerde sürünüp duruyorduk. O esnada İranlı biri arabasıyla gelip bizi aldı. Gözlerimi açtığımda Kırmanşah'taydık. Daha sonra Nahawend ve Hemedan şehirlerinde kaldık.

Kayıp iki çocuğumun dönmesini bekliyorum

O dönemde çocuklarım Ajîn ve Renc'i kaybettik. Ondan sonra da hiç haber alamadım. Bizi Hersin şehrindeki toplama kampına götürdüler. Kamp sorumlusu Ajîn ile Renc'in yaşadığını, Tahran Hastanesi'nde olduklarını söyledi. Fakat dedikleri gibi çıkmadı. Daha sonra yaralılara ilişkin yapılan bir albümde Renc'in yaralı haldeki bir fotoğrafını gördüm. Tanınmayacak haldeydi. Bütün hastane ve şehirleri tek tek dolaştık, ama hiçbir ize rastlayamadık. Yaşadıklarını umuyorum. Bir gün bulabilirim diye bekliyorum.
Benim de sağlık sorunlarım halen devam ediyor. Gözlerim iyi görmüyor. Boğazımda ciddi sorunlar var. Ancak düşmanın toplu katliamlarına karşı halen yaşam mücadelesi veriyoruz. Sonradan doğan bir çocuğuma şehid düşen çocularımın isimlerinin her iki harfinden yeni bir isim türettik, ismi Aheng oldu. Üç oğlum daha oldu. İsimlerini Eji, Renc ve Bawer koydum."
Kürtlerin düşmanlarına şunu haykırmak istiyorum; Bu katliam karşısında yüreğimiz dağlansa da ciğerimiz paramparça olsa da düşmana karşı dik durmasını öğrendik."

'Gökyüzü kırmızıya boyanmıştı'

Katliamda annesi, babası ve kızkardeşini kaybeden Bahtiyar Mihemed Abdullah ise o gün yaşadıklarını şöyle anlattı; "Katliamda babam Ömer Abdullah, annem Meliha Mahmud ve kızkardeşim Bêxal'i kaybettim. Kimyasal atıldığında dayımın evinin zemin katındaydık. Uçaklar önce birkaç saat bombardıman yaptı. Bombardıman saat 3 sularında bitti, biz dışarı çıktık. Sonra yeniden bombalamaya başladılar. Bu defaki farklıydı. Zaten bombalar patladıktan hemen sonra bizden üç kişi merdivenlerde yere düştü. Ne olduğunu ilk anda anlamadık. Baktık gökyüzü adeta kırmızıya boyanmış. Anladık ki kimyasal atmışlar. Ailemle birlikte İran'a doğru kaçmaya çalıştık. Üç arabamız vardı. Dayımın oğlu şofördü. Bindik arabaya, bizi götürmesini istedik. 'Gözlerim görmüyor. Ben araba süremem. Şoförlük yapacak biri varsa iyi olur, ben artık gelemem' diye bağırıyordu. Amcam ve iki kızı şehit düşmüşlerdi. Dayımın oğlu da arabadaydı. Arabanın içinde 4 kişinin durumu iyiydi. Benim, kardeşimin, dayımın eşinin ve dayımın oğlunun. Ayaklarım kimyasal gazdan etkilenmişti. İranlı gazeteci Ahmede Natiki o zaman fotoğrafımı çekmişti. "Niye arabadan inmiyorsun" diye sorunca inemediğimi söyledim. Ayaklarımın durumu giderek kötüleşiyordu. Fotoğrafım çekilince başımı önüme eğdim. Kimsenin tanımasını istemiyordum. Gazetecinin işini yaptığını anlayacak durumda değildim.
Aslında bu belgeler olmasaydı, kim bilir belki de katliam saklanırdı. Enfal gibi olurdu. Bir iddia düzeyinde kalırdı. Sonra arabadan indim. Dayımın eşi 'Burda kalalım. Anlayalım kimler ölmüş, kimler kalmış' dedi. O esnada İran arabaları geldi. Bizi götürmek istediler. Dayımın eşi 'ölü numarasına yatalım ki bizi götürmesinler, birbirimizden koparmasınlar' dedi. Ölü olmadığımızı anlayınca bizi götürdüler. Bizi Tahran'a tedavi etmeye götürdüler. Bir buçuk ay Tahran'da hastanede kaldım."  

'Hepimiz kan kusuyorduk

Ailece katliamdan etkilenen ve babası Salim Ethem, annesi Nuxşe Muhammed ve iki kardeşini kaybeden Ekrem Mihemed Mahmud ise yaşanan olayları zorlanarak da olsa şöyle anlatıyor:
"Olay esnasında annem, babam ve üç kardeşim yaşamını yitirdi. Ailemde sadece bir ben kaldım. Bombardıman gününde tütün işini yaptığımız yerin zemin katındaydık. İşyeri sağlamdı. Her gün saat 11:00 sularında eve yemek yemeye gidiyorduk. Bir akrabamızın evine yemek yemeye gitmiştim. Tam sofraya oturmuştuk ki uçaklar vurmaya başladı. Basınçtan evlerin camları kırıldı. Zemin kata kaçmaya başladık ama baktık basınçtan kapısı atmış. Bir süre sesizlikten sonra dışarı çıkıp kaçmak istedik. Genç bir komşumuz vardı. Zemin kattan çıkar çıkmaz yere düştü. Artık kimyasalın atıldığını anladık. Ailemden uzaktaydım. Hepimiz kaçışıyorduk. Çok sayıda kişiyle arabaya bindik. Biz giderken birer ikişer arabadan düşüyorlardı. Şoför tekrar arabaya almaya çalışıyordu ama şoför de gazdan etkilenmiş ve arabayı süremiyordu. Ertesi güne kadar oralarda kaldık. 17 Mart günü İran'dan bir sağlık ekibi ve gazeteciler gelmişti. Canlı olanları arabaya bindirip İran'a götürüyorlardı. Kimyasaldan dolayı sabaha kadar baygın kalmışım. Gözlerim görmüyordu. Yanımdakileri zar zor seçebiliyordum. Durmadan kusuyordum. Kusmuğum hep kanlıydı. Sonradan doktor kurtulmamda kusmanın faydasının olmuş olabileceğini söyledi."