Sanatın, milyarlarca insanın olumsuz etkilendiği bir küresel krizden sonra dönüşmesi gerekir. Aksi hâlde kendi varlık gerekçesini çürütür, nevrotik bir uğraşa dönüşür. MIHEME PORGEBOL Theodor W. Adorno’nun meşhur “Auschwitz’den sonra şiir yazmak barbarlıktır” sözünü bilmeyenimiz yoktur. Bu sözün olduğu gibi yorumlanmaması gerektiğine itiraz gelebileceğini de sanmıyorum. Böyle olmaması gerektiğine dair zorunluluk hissetmiş ki Adorno’nun kendisi de bu sözü ne anlamda kullandığına defalarca açıklık getirmiştir. Bu sözü, sanatın tanıklıkla olan ilişkisi üzerinden yorumlamaya kalkarsak yaşantının sanata dönüştürülme sürecini tekrar gözden geçirmemiz gerek. Sanatsal üretim süreci şu aşamalardan oluşur: yaşantı, bellek, aktarım ve form. Bu üretim sürecinin yaşantı aşmasında; şeyler, kendine haslığını ve genel-geçerliğini korurlar. Sonrasında giderek öznelleşir, yorum farklılıklarına açık hâle gelir. İkinci aşama olan bellekleşme aşaması, tanığın yaşantıya yüklediği anlam üzerinden şekillenir. Bu aşama kişinin algı dünyası, değer ölçütleri, politik görüşleri, dinsel inancı gibi benliği oluşturan tercih ve yönelimlerine bağlıdır. Bakılan bir nesneyi biri rengiyle hatırlarken diğeri biçimiyle, öteki boyutuyla hatırlar. Bakılan nesnenin nasıl yorumlanacağı da buna bağlıdır. Nesne bellekleştikten sonra artık aktarılabilir. Sanatın bir iletişim ihtiyacından doğmuş olabileceği fikri de buna dayanır. Öyle ki tam bu sebepten neredeyse bütün sanat dalları, ortaya çıkışını, sapiensin ortaya çıkışına yakın bir sürece tarihler. Resim, dans, müzik, tiyatro, heykel... Bu sanatların tümü, kökenlerini, iletişimin sanatla olan apaçık ilişkisi üzerinden ilk insanın tecrübelerine dayandırır. Dolayısıyla bu aşama şeylerin eserleşmesi sürecidir. Son aşama ise şeylere yeni bir form verme aşamasıdır. Bir nesneyi bir tuvale aktarmak, filme çekmek, sahneye çıkarmak bu aşamada gerçekleşir. Estetik de burada devreye girer. Nesneyi bu süreçlerden geçirmeyip olduğu gibi gösteriye sunduğunuzda sanat ile sanat olmayan arasındaki farkı ortadan kaldırır, onu aleladeleştirir, taklide dönüştürürsünüz. Yaşantıyı taklit etmiş, onu hakikatinden koparmış olursunuz. Çünkü o nesne, yaşantı içerisinde anlamlıdır. Onu, bir taklidin içerisine olduğu gibi yerleştirdiğinizde anlamını değersizleştirir, yaşamı küçümsemiş olursunuz. Adorno’nun sözü de tam bu noktada anlam kazanmaya başlar. İkinci Dünya Savaşına kadar gelen süreçte egemen sanat, çoğunlukla yansıtmacı bir yol izlerdi ve sanatın yaşama ışık tuttuğu fikrine dayanırdı. Oysa savaş, diğer tüm disiplinler gibi sanatın da yaşama ışık tutmadığını yüzlere vurdu. Sanat, yaşamın gerek ışığından gerekse de karanlığından beslenip insanın bilincine veya bilinçaltına hitap etmeliydi. Savaştan sonra egemen sanata karşı yükselen itirazların da dayanağı buydu. Brecht’in katarsise itirazı da, Beckett’ın doğal uyuma itirazı da aynı sebeptendir. “Auschwitz’den sonra şiir yazmak barbarlıktır” sözü de Auschwitz’deki vahşetin yeniden üretiminin barbarlık olduğunu ifade eder. Gaz odalarında yakılanların, diri diri toprağa gömülerek öldürülenlerin, soğuktan kesilen çıplak bedenlerin yaşantısı olduğu gibi yansıtılamaz. Bu hem yaşantının anlamını küçümsemek, hem de bir nevi taklidini yaratarak onun hakikatini manipüle etmek anlamına gelebilir. O yüzden şiir şu ana kadar yazıldığı şekilde yazılmamalı, resimler biraz sonra feri sönecek gözlerdeki dehşeti yaşantıdan kırpıp tuvale aktarmamalıdır. Bu, sanatçının hakikate karşı sorumluluğunun gereğidir. Kitle iletişim araçları tanıklığı arttırdı Sanatın İkinci Dünya Savaşı ve savaş bünyesinde sürdürülen Yahudi Soykırımı’nın tanıklığıyla Rönesans’tan bu yanaki en büyük dönüşümünü yaşadığını söyleyebiliriz. Bütün sanatlar insanın duygu ve düşünce dünyasına hitap biçimlerini, varoluş gerekçelerini, felsefe ve politikalarını gözden geçirdi. 20’inci yüzyıl; sanatın bütün dallarında ilke ve yöntemlerin gözden geçirildiği, sanat felsefesinin ilk sorusundan başlanarak yeniden üretildiği bir yüzyıl oldu. Sanatın bu kadar büyük bir dönüşüme girmesinin altındaki en büyük neden tanıklıkların artmasıydı. 20’inci yüzyılın başında yaygınlaşmaya başlayan kitle iletişim araçları, tanıklığı arttırdı. Yeni tanıklık biçimleri sayılabilecek radyo, televizyon, sinema vb araçlar, dünyanın bir ucundaki yaşantıyı toplumun ve sanatçının gözleri önüne serip onun bu yaşantıyı bellekleştirmesine olanak sağlıyordu. Bu kadar çok tanıklıkla baş etmenin yolunu bulmak, eski düşünceyi yıkıp yerine yenisini tesis etmekle mümkündü. Adorno’nun yukarıdaki sözü de zaten bu dönüşümün çağrısı niteliğindeydi. Tüm ilişkilerin dönüştüğü zamanlar İnsanlık bugün de İkinci Dünya Savaşı’na benzer bir kriz/kırılmayla cebelleşiyor. Gerek toplumsal gerek ekonomik gerek politik gerekse de bireysel anlamda yaşamın içindeki tüm ilişkilerin dönüştüğü zamanlar yaşıyoruz. Kitle iletişim araçları hiç olmadığı kadar yaygın ve gelişkin. Covid-19 salgını karşısında binlerce yıldır ormanda neler yaşadıklarından bihaber olduğumuz Amazon yerlileri için endişeleniyor, sermaye ve emperyalizmin yıkılmaz kalesi sanılan Amerika’nın başındaki soytarının hastalık karşısında attığı mantık dışı adımları merakla izliyoruz. Bir yandan sözüm ona uygar insanın ülkesi Avrupa’dan gelen yağma ve yıkım görüntülerini izliyor, diğer yandan suya erişimi olmayan Afrikalıların salgın karşısındaki savunmasızlıklarına endişeleniyoruz. İnsanlar birbirine dokunmaya korkuyor, şehirler ıssızlaşıyor, devletler iflas bayrağı çekmemek için çırpınıyorken sanatın da olduğu gibi kalması beklenemez. Sanatın da dönüşmesi gerekir Sanatın bunca tanıklığa karşı kayıtsız kalması kendi sonunun ilanı olacaktır. Müzik konser alanlarından evlere, filmler sinema salonlardan küçük ekranlara sığarken tiyatro varlığını dondurup dondurmamayı tartışıyor. Heykeller, şehir kuşları için belki daha az kullanışlı ama güvenli sığınaklara dönüştü. Edebiyatçılar aylardır kitaplarını imzalayamıyor ve sanırım bu biraz daha sürerse hassas kalpleri bu ağırlığı daha fazla kaldıramayacak. Yarın bu salgının bir anda bittiğini ve sosyal yaşamın eski hâline döndüğünü varsayarsak bile insanlığın bunca yaşantıyı yok sayması mümkün değildir. Bu bağlamda, sanatın da, milyarlarca insanın olumsuz etkilendiği böylesi bir küresel krizden sonra dönüşmesi gerekir. Aksi hâlde kendi varlık gerekçesini çürütür, nevrotik bir uğraşa dönüşür.