
Yönetmen Ruhi Karadağ, F-Tipi cezaevlerine karşı mücadele veren ve bu uğurda yaşamlarını ortaya koyanları anlattığı Simurg filmini, Kobanê’ye yardım amacıyla Avrupa’nın çok sayıda kentinde gösterdi. Karadağ ile ‘Simurg’ filminin gösteriminin Kobanê direnişine destek yönünü, hasta tutsakları, üzerinde çalıştıkları kitap ve belgesel projelerini bir sinemacı olarak Kürt sinemasının durumunu konuştuk.
Kobanê’ye yardım amaçlı ‘Simurg’ filmini bazı ülkelerde gösterdiniz. İlgi nasıldı, devam edecek misiniz?
Simurg bir dayanışma filmidir. Zidanlarda bedel ödeyen devrimcilerin sesidir. Çığlığıdır. Bugüne kadar Almanya başta olmak üzere, İsviçre, Fransa, Hollanda ve Belçika’da Wernice-Korsakofflular, özgür tutsaklar ve hasta tutsaklarla dayanışma amacıyla özel gösteriler yapıldı. Bu arada son 4 aydır bölgede yaşanan Kobanê direnişine de bir selam göndermek istedik. Kobanê’de yaşanan direnişe, Simurg filminin özel gösterimi ile destek olmak istedik. Gösterime gelenleri, bir gün, değil hergün Kobanê ile dayanışmaya çağırdık. Kobanê için dayanışmanın ve mücadelenin de tam zamanıdır. Gösterimlerin başında ve sonunda Kobanê direnişine destek ve zorunlu göç edenlerin sorunlarını konuştuk. Kobanê direnişine destek için Simurg gösterileri Mart ayında İsviçre Kürt Halk merkezlerinde gösterilmeye devam edecek. Toplanan yardım paraları, Kobanê’ye destek için Heyva Sora Kurdistanê’ye teslim edilecek. Ayrıca, Kobanê’ye dayanışma için Simurg’u izlemek isteyen sinemaseverlere kapımız daima açıktır. Diğer tarafta, son iki hafta içerisinde 4 hasta tutsak yaşamını yitirdi. Zindanlarda yüzlerce hasta ölümle karşı karşıya iken suskun kalınmamalıdır.
Yeni film, kitap, belgesel projeleriniz var mı? Hangi konularda?
Yaklaşık bir yıldır süren bir kitap ve belgesel projemiz var. Bu projeyi gazeteci Faruk Balıkçı ile birlikte yürütüyoruz. İkinci yılına gireceğimiz ‘ateşkes’ sürecine farklı bir bakış sunmaktı amacımız. Bu bakış, sürecin taşıyıcısı ve asıl tarafı olan gerillanın düşüncelerini almanın yanı sıra duygu dünyalarını da gözlemlemeye çalışmaktı. Bilindiği üzere, Türkiye tarihinin son yüzyılda en ağır sorunlarından biri olan, sonuçlarıyla can acıtan ve can yakan Kürt sorunu, 21 Mart 2013 Newroz’unda Öcalan’ın deklarasyonuyla yeni bir paradigmaya dönüşmüştü. Dolayısıyla bu tarihsel olgu üzerine sözü olan- olmayan herkes konuşuyor ve tartışıyordu. Ama biz herkes konuşurken birilerinin suskun kaldığını düşünü- yorduk ve bu çalışmada direkt onları hedef alıp çalışma konusu yaptık.
Kimdi bu suskunlar? Bu can yakan tarihsel sorunların, dağda ateş yakanları, yani gerillalardı tabii ki… Tüm taraflar bu yeni durumu en ince ayrıntılarına kadar irdeleyip, söyle- yecek söz bırakmamaya çalışırken, onlar adeta susuyordu. Ya da biz bu sanı içerisindeydik. Bu mücadelenin taşıyıcı motoru, ateşleyici dinamosu onlar değil miydi? Onlar; kimine göre Şaki- eşkiya, kimine göre özgürlük savaşçısı, gerillaydı. Aradan bir yılı aşkın bir zaman geçmişti ama ne daha önce ne de bu geçen bir yıl içerisinde hiç konuşmamışlardı. Silahlı gücün büyük çoğunluğunu oluşturan, Güney Kürdistan topraklarındaki Medya Savunma Alanları‘nda, yani dağlarda yaşamlarını sürdürenlere gittik. Ateşkes sürecini, kendilerini dağa götüren nedenleri, yaşam koşullarını, umutlarını, duygu ve düşüncelerini, gelecekten ne beklediklerini sorduk. Sorularımıza küçük çekinceler koysalar da içtenlikle anlattılar. Tüm bu olup bitenler karşısında genelde ‘çözüm sürecini’, kısmen de Ortadoğu, Suriye ve Rojava’da yaşanan gelişmeleri konuştuk.
Bir anlamda tarihi sürece tanıklık edenleri mi gündeme taşımak istiyorsunuz?
Evet, onu yapmak istedik. 1993 yılından günümüze kadar 8 kez tek taraflı ateşkes ilan edildi. En son ve en kapsamlı ‘umut’ taşıyan ateşkes, Öcalan tarafından 21 Mart 2013 Newrozu’nda deklere edilmişti. Kürt sorununun çözümünde bu yeni sürecin önemli olduğunu düşünüyorduk. Henüz birinci yılını tamamlayan ateşkes sürecinde gazeteci olarak üç kez farklı tarihlerde, farklı bölgelere gittik ve gerilla ile buluştuk. 30 yıldır süren can yakıcı bu savaşın, kanla örülüp duvar çekilen ve görünmez kılınan tarafıyla görüşüp, sözlü tarihin yanı sıra sosyolojik ve psikolojik boyutunu da irdelemeye çalıştık. Bu karanlık ve kanlı tarihin tartışılan yanlarından biri de ateşkesler. Ateşkes süreçlerinde ne kazanıldı ne kaybedildi. Bir taraftan barışa kapı aralanırken, diğer taraftan karanlık kapılar arkasında ölümler neden yaşanıyordu? Bütün sorularımıza karşılık olarak aldığımız yanıtlar, sürece umutkar bakmamızı sağlamakla birlikte, bu kitap ve belgesel çalışmamızın da sürece katkı sağlaması açısından amacını gerçekleştireceğini düşünüyoruz. Bu kitap bütün bu yaşananların tanıklığıdır.
Kürt sinemasının bugün geldiği durumu değerlendirebilir misiniz?
Kürt kültürü bu günlere direnerek geldi. Önemli olan da, bundan sonra sinemaya bu direnmenin nasıl taşınacağıdır. Sinemacılar olarak ne yapılmalı sorusunu her an kendimize sormalıyız. Ayrıca, kültürlerin yok ve hiç sayıldığı bir coğrafyada sinemacı olmak da başlı başına bir problem bu nedenle Kürt sineması kendi özgün koşulları en iyi şekilde değerlendirmelidir. İyi bir ‘ev ödevi’ hazırlanması zorunludur. Örgütlen- melidir, dünya sinemasında yerini bir an önce almalıdır. Bu güne kadar Türkiye sinemasında hep başkaları konuştu şimdi Kürt sinemasının sahipleri ve yaratıcıları konuşmalı. Bunun için projeleri hayata geçirilmeli, kitleleri Kürt sineması ile biran önce buluşturmalıdır. Ayrıca, bunca acı ve direnişe rağmen sinema üretilemiyorsa üzerinde düşünülmelidir. Zira sinema bir toplumsal mühendisliktir. Bu savaşı hala beyaz perde de göremiyorsak, bir kez değil bin kez düşünülmelidir.
ALİ ÖZŞERİK/ZÜRİH