Şiddet özü itibariyle fiziksel olmaktan ziyade ruhsaldır. Şiddetin fiziksel etkileri eğer sakatlanma, bir uzvunu kaybetmeyle sonuçlanmamışsa etkilerinin ortadan kalkması çok uzun sürmeyecektir. İnsanın biyolojik savunması, psikolojik savunmasına göre çok daha güçlüdür ve yaşanan tahribatları onarma kapasite ve yeteneği oldukça gelişkindir. Fakat şiddetin asıl sonuçları kendini insan psikolojisi üzerinde yarattığı tahribatla gösterir. Bu sonuçlar elbetteki fiziksel tahribat gibi gözle görünür sonuçlar ortaya çıkarmaz. Zaten asıl mesele de buradadır aslında. Yani şiddetin psikolojik tahribatı insanlar tarafından çok da kolay farkedilmez. Hatta şiddete maruz kalan kişi kendisi de çoğu zaman bu tahribatın farkında değildir.
Yine şiddetin geldiği kaynak bakımından örgütlü ve sistematik şiddetle bireysel etki gücü ve kalıcılık açısından birbirlerinden oldukça farlıdırlar. Bireysel şiddet, şiddete maruz kalan kişi de şiddetin bir defa yaşanacağı, sürekli olmayacağı yahut bertaraf edilebileceği konusunda bir kanı yaratırken örgütlü şiddet kalıcılık, süreklilik, sistematiklik açısından şiddete maruz kalan bireyi savunmasız ve çaresiz bırakır, yılgınlığa ve korku dolu bir yaşamın kucağına iter.
Sistemli ve örgütlü şiddetin en önemli temsilcisi tüm insanlık tarihi boyunca devlet olmuştur. Devlet özü itibariyle bir zor ve şiddet aygıtıdır. Devlet aygıtını elinde tutan güçler, kendilerine tanımladıkları coğrafi sınırlar içerisindeki bireyler yahut gruplar üzerinde çok çeşitli yöntemlerle şiddet yöntemini devlet örgütlülüğünün gücüyle sınırsız bir şekilde ugulama kapasitesine sahiptirler. Devletin yasaları, mahkemeleri, polisi, hapishaneleri bu zor aygıtının görünen fiziki yanıdırlar. Öte yandan eğitim kurumları, basın yayın kuruluşları, topluma dayattıkları sistem kaynaklı ahlaki normlar vasıtasıyla da toplumu daha çok moral değer kaynaklı bir şiddete tabi tutarlar.
Toplum, insan, insanlık tarih boyunca daha çok devlet kaynaklı şiddet karşısında çok çeşitli özsavunma mekanizmaları geliştirmiş ve kendisini bir şekilde şiddetin etkisinden korumayı başarmıştır. Toplumun şiddet karşısında tamamen yenik düştüğü ve savunmasız kaldığı dönem ise toplumun kanaat önderlerinin, toplumu devlet karşısında savunacak sav, kanı ve fikri üreten öderlerinin de devletin ürettiği şiddete teslim olmaları durumunda yaşanmaktadır.
Türkiye'de bütün cumhuriyet tarihi boyunca ama en çok da içinden geçtiğimiz günlerde Türkiye toplumun devlet şiddeti karşısında bu kadar çaresiz ve savunmasız kalmasının en önemli nedeni sanatçı, bilim insanı, akademisyen ve entelektüellerin, iktidarın uyguladığı şiddete ve yaydığı korkuya teslim olmalarıdır. Devlet kaynaklı şiddete bırakın yüksek perdeden itirazı, bir sinema filminde oynayacağı rolden dolayı iktidarın hışmına uğrayacağı korkusuyla bu tür iktidarı eleştiren, toplumsal derdi olan bir filmde oynamaktan vazgeçmesi şiddetin geldiği boyutun çok önemli bir göstergesidir. İktidarın, devletin yedeğine düşmek için devleti, iktidarı yüceltecek şeyler söylemek yada onun yanında tutum almak gerekmiyor. Sanat ve akademi gibi entellektüel ve kültürel üretim odakalarının devlete yüksek perdeden itiraz eden bir tutum içine girmemesi devlet şiddetinin yeniden üretilip meşrulaşatırılmasının en önemli yol açıcısıdır.