“Demokrasilerde çare tükenmez” sözü belki de en fazla iktidar-muhalefet çatışmalarında politik alana ilişkin ilginç örnekler sergilemektedir. Örneğin, çoğunluk iktidarları ne zaman sıkışsalar muhalefeti seçimle korkutmayı önemli bir tehdit aracı olarak gündeme sokarlar. Ve her seçim sonrasında yapılan değerlendirmeler, “Halkımız şu mesajı verdi” ortak başlıklı, ama içerik olarak birbirinden tamamen farklı yorumlarla ötekine karşı kullanılır.

Oysa en azından, demokrasinin esas olarak bir “sandık sistemi” olup olmadığı ve sandıktan çıkan her sonucun seçmen iradesini doğru yansıtıp yansıtmadığı sorusu net bir yanıta kavuşturulmadan politik bilimler açısından, bir devlet biçimi olarak demokrasinin anlaşılması mümkün olamaz. Üstelik tartışılmaksızın demokrasinin genetiğine eklemlenen “adil ve eşitlikçi bir sistem” düşüncesinin irdelenebilmesi de ancak bu soruların yanıtlarına bağlı olarak gerçekleştirilebilir.
Seçmenin doğru oy kullanabilmesi için, halkların doğru haber alma özgürlüğünün sonuna kadar işler durumda olması; yönetimlerin uygulamada bütünüyle şeffaf olması ve bunun bağımsız organlarca kontrolü; ülke bütününde kesinlikle bağımsız bir yargı sisteminin bulunması; seçmenin kendi somut çıkarlarının bilincinde olması temel zorunluluktur. Türkiye söz konusu olduğunda, ilk üç şartın iktidar tarafından nasıl tarumar edildiğini anlatmaya gerek yok. Seçmen bilinci ise, sadece büyük sermaye gruplarının içerisine girebildiği büyük gökdelenlerle övünen açlar; üçüncü köprü ile övünen yoksullar; ve Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluk olayını bile üç günde unutacak kadar geri bir toplumsal hafıza yeteneksizliği ile tanımlarsak, hem iktidar yanlılarının hem de bütünüyle kendi program ilkelerini unutarak “bozkurtlaşmış“ muhalefetin sergilediği kapkaranlık bir tablo, net olarak ortaya çıkar. BDP ve HDP seçmenleri içinse bunun tam tersini söylemek mümkündür. Vereceği her oyun öneminin bilincinde olan, bunu bugünle değil gelecekle de bütünleştirerek algılayan ve bir oy ile geleceğini değiştirebileceğine büyük inanç duyan yüksek bir seçmen bilincine sahipler. Ama bu yazı onlardan söz etmeyecek.
***
Bir yazar için eleştirilecek bir tutum olsa da, bu riski göze alarak yukarıda sorduğum sorunun yanıtını, yakın tarihin en büyük siyaset bilimcilerinden biri olan Maurice Duverger’den aktarayım:
“Fransa cumhuriyetçi bir monarşidir. Fransa’da hükümet etme yetkisi özellikle bir kişinin elindedir. Bu kişi ulusça benimsenmiş bir meşrutiyet içinde ve oldukça özgür bir biçimde hareket eder.”
Fransız halkının, salt kendilerine özgüymüş gibi yorumladıkları bu durum aslında daha çok da İngilizler için geçerli. Çünkü, “Seçimle Gelmiş Hükümdar” terimi ilk kez onlarda siyasi literatüre girdi (1963) ve kendi başbakanları için kullanıldı.
“Amerika Birleşik Devletleri’nin, Büyük Britanya’nın ve Fransa’nın siyasal rejimleri görünüşte birbirinden çok farklıdır: Washington’da bir başkanlık rejimi, Londra’da bir parlamento rejimi, Paris’te ise bir karma rejim vardır. Fakat bu anayasal görünüşlerin çeşitliliği arkasında aynı temel gerçek onları birbirlerine yaklaştırır: Her üç rejimin de nabzı ‘seçimle gelmiş bir hükümdar’da atar ve parlamento –bu ülkelerde- sadece bir denge ağırlığı görevini taşır.”
Şimdi günümüz siyasal rejimlerini tek tek göz önüne getirelim: İran, sandıktan çıkan yöneticilerle yönetiliyor. Erdoğan’ın diktatör diye tanımladığı Beşar Esad da sandıktan çıktı. Eski Irak lideri Saddam, eski Romanya lideri Çavuşesku, Mısır başkanı Mursi... Daha saymaya gerek var mı sandığın ürettiği liderleri?
Otuz küsur yıldır bir türlü reddedemediğimiz Kenan Evren Anayasası da 7 Kasım 1982 tarihinde yapılan referandumda yüzde 91.37’lik “evet” oyuyla sandıktan çıktı. Asılan Başbakan Adnan Menderes de sandıktan çıkmıştı. Demek ki “sandık” sözcüğü, demokrasinin tanımlandığı esas nokta değildir.
***
Siyaset biliminde demokrasi sözcüğü bir yandan insan hakları, özgürlükler anlamında kullanılırken, diğer yandan seçkin bir azınlığın yönetimi olan oligarşik yönetim yerine, halkın kendi kendini yönetmesini gerçekleştiren devlet biçimlerinden biri olarak ortaya çıkar. Bir toplamda var olan bütün düşünsel ya da kurumsal biçimlenmeler gibi demokrasi de elbette tarihsel-toplumsal süreçlere bağlı olarak içeriksel değişimler göstermiştir.
Antik Çağ Atina ya da Sparta yönetimlerinde yöneticiler servet ölçülerine göre senatoya girebiliyorlardı. Senatörler, topluma ilişkin kararları ya da yasaları birlikte tartışıyorlar ve oylayarak resmileştiriyorlardı. Ama unutmamak gerekir ki, köleci toplumlarda görülen demokrasilerde, vatandaş sayılmayan ve sadece “konuşan alet” olarak tanımlanan köleler mülk nesneleri olarak tanımlanarak yönetim dışı bırakılırken, vatandaş sayılan her özgür kişi de, eğer yeterli servete sahip değilse senatör olamamaktaydı.
Bir devlet biçimi olarak modern çağa ait demokrasi yönetimi, kapitalizmle birlikte var olmuş ve burjuvazinin bütününü kapsadığı için “burjuva demokrasisi” olarak adlandırılmış ilk tanımı ile tarih sahnesine çıkmıştır. Bu tür demokrasiler, çoğunluğun yönetiminin tipik örneklerini oluştururlar.
***
20. yüzyılın ilk çeyreğinde sandıktan çıkmış olan NAZI diktatörlüğünün dünyayı kasıp kavuran kanlı fırtınasından sonra, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 10 Aralık 1948 tarihinde kabul ettiği İnsan Hakları Evrensel Bildirisi, bu çağın gelişmiş ülkelerinin anayasalarının ve hukuk sistemlerinin temeline yerleştirilmeye başlanmıştır. Böylece evrensel hukuk, “insan hakları” temelinde yeniden kurgulanarak insan hakları ve demokrasi kavramları arasındaki bütünlük hukukun gözettiği temel ölçüt olmuştur.
Ne var ki, Batı anayasalarının bütününde olduğu gibi, bu belge de bireyin özgürlüğünü geliştirmek yerine anayasalarda sadece özgürlükleri sıralamış ve kabul etmiştir. Kullanımı bireyin olanaklarına bağlı olan eğitim, sağlık, seyahat, kültür, dinlenme gibi bireysel hak ve özgürlükler kağıt üzerinde kalmış ve bireyin özgürleştirilmesi yani hak ve özgürlükleri kullanabilmek için gerekli olanaklara kavuşturulma amacı gözetilmemiştir. Bu haliyle 20. yüzyıl demokrasilerinin antik Yunanistan’ında görülen kent demokrasilerinden farkı günümüzdekilerin daha kapalı, karanlık labirentlerle döşenmiş olmasıdır.

21. yüzyıl, ulus paradigmasına göre örgütlenmiş toplumsal ve siyasal kurumların yok oluşa doğru sürüklendiği hızlı bir süreçle başlamıştır. Bugünden ulus yapılanmasının kalktığından söz etmek elbette büyük yanılgıdır; ama bu tür bir yapılanmanın çöküşünün habercisi olan çatırtılar artık iyiden iyiye duyulmaya başlanmıştır. Akademisyen Füsun Üstel şunları söylerken kesinlikle haklıdır: “Yüzyıl içinde ulus-devlet ölçeğinde model üreten sosyal bilimcinin, bugün hem ulus-devlet üstü hem de ulus-devlet altı ölçeklerde eşanlı olarak düşünmesi gerekiyor.”
Ne var ki toplumların, en azından daha uzun yıllar “kimlik” ihtiyacını sürdüreceği görünüyor. Kapitalizmle birlikte ve tamamen burjuvazinin kendi pazarlarını korumaya yönelik bir ihtiyacının ürünü olan “ulus” kimlik ve “ulus devlet” kurumunu tarihin çöp sepetine atmaya yönelen insanlık, öyle görülüyor ki daha homojen kimlikler olan “etnik kimliklere” yönelmektedir. Böylece, kendini içinde bulunduğu toplumsal grubun kimliğiyle ilişkilendirerek toplumsal aidiyet duygusunu yaratmaktadır.
İspanya rejimi sömürgeleriyle sürdürdüğü her türlü mücadeleye rağmen Bask, Katalanya gibi bölgelerdeki ulusçu hareketleri bastıramayınca, çağın gerçekliğine teslim olarak 1978 İspanya Anayasası’nı ilan etti. Bu Anayasa’nın ikinci maddesi kültürel ulus ile siyasal ulus’u birbirinden ayırarak, bir paradoks gibi görünen etnik azınlıklar/ulus-devlet/uniterlik ilişkisi içindeki çatışmayı çözen yeni bir tanım getirdi: “Anayasa, İspanyol ulusunun bölünmez bütünlüğüne, tüm İspanyolların ortak ve bölünmez vatanına dayanmaktadır ve onu oluşturan ulusların ve bölgelerin özerklik hakkını ve aralarındaki dayanışmayı tanır ve güvence altına alır.”
Sayın Öcalan’ın egemen ulusa göre yapılanmış ve “ötekilerin” bütününü inkar eden ulus-devlet anlayışı yerine önerdiği, “siyasal sınırlara dokunmayan demokratik özerklik istemi”, yukarıdaki kültürel uluslaşma anlayışının tipik ve daha zor koşullar altında ortaya atılmış daha bütünleyici bir biçimidir.
***
Günümüzde kültürel gelişmişliğin de temel ölçütü halinde kullanılan “demokrasi” kavramı, “halkın çoğunluk tarafından” yönetilmesini ifade etmektedir. Ama seçimlerde kazanılan sandalye sayısıyla belirlenen “çoğunluk”, toplum içerisinde yaşamakta olan azınlık grupları içermez. Bu nedenle çok uluslu ve bölünme fobisinin yüksek olduğu heterojen toplumlarda salt sandık demokrasisinin yaratacağı sonuç, kaçınılmaz olarak egemen sınıftan, çoğunluk ulustan, çoğunluk inançtan olmayanlara karşı kararlı bir duruş sergileyecek diktatoryal bir yapı olmak zorundadır. Bu ülkelerde demokrasinin bu anlamda tanımlanması, giderek “tekçilik” olarak adlandırılan bir politik yönetme haline dönüşmesi kaçınılmazdır. Cumhuriyet döneminde seçimle gelen iktidarların oluşturduğu diktatoryal sistemlerin bütünü bu saptamayla birebir denkleşir.
İnsanlık, yaşadığı büyük acıların hazırlayıcısı olan diktatoryal sistemlere karşı sürdürülen mücadeleler sonucunda elde edilen kazanımlarla, sözü edilen eksikliği tamamlayarak, yeni bir anlama ulaşmıştır: Çoğunluk üzerinden tanımlanan “demokrasi” kavramı yerine, çağdaş toplumları daha bütünleştirici olan “çoğulculuk”, siyaset bilimine yerleşmeye başlamıştır. Çoğunlukçu demokrasi’den farklı olarak çoğulcu demokrasiler, bir toplumun içerisinde yer alan ve ayrımsız olarak bütün azınlık haklarını koruyan; eşitlenmiş yurttaşlar olarak onları da anayasal-yasal güvence altına alan; bu anlamda yetkileri itibarıyla kısıtlanmış, ‘sınırlı çoğunluk yönetimi’ olarak tanımlanmaktadır.
***
İşte çoğunlukçu demokrasilerin yerlerini çağımızın gelişen yönü olan çoğulcu demokrasilere bırakması, böylesi bir toplumsal değişimin ve bunun sonucu olarak insanların kimlik özgürlüğü anlayışındaki büyük gelişimin kaçınılmaz sonucudur. Bu nedenle çağımızın burjuva demokrasileri, toplumun engellenemez, sınır tanımaz iç çatışmalarla kendini yiyip tüketmesini engelleyecek bir denge ve uzlaşma rejimine, çoğulcu ve katılımcı bir demokrasiye dönüşmesi gerekmektedir.
Bir toplum içindeki çoğunluk grupların kendi düşünce ve eylemlerini zorla kabul ettirme eğiliminde bulunmaları çoğunlukçu demokrasilerinde kaçınılmaz bir olgu iken, çoğulcu ve katılımcı demokrasilerde böylesi diktatoryal bir eğilimin doğması mümkün değildir. “Bu anlamda demokrasi, hem bir yönetim biçimi ve hem de ekonomiden kültüre, teknolojiden enformasyona, bürokrasiden şirketlere, sivil toplum kuruluşlarından aileye, kamusal alandan özel alana kadar uzanan çok geniş bir alanı kapsayan, bütün bu alanları etkileyen, dönüştüren ve değiştiren bir yaşam biçimidir. Demokrasi, güçlü ve diri bir uygar toplum ile yurttaşlık kültürünün egemen olduğu toplumlarda var olma ve gelişme olanağı bulmaktadır.”  
“Ne sosyal bilimciler, ne hükümetler, ne de her düzeyden siyaset oluşturucular, ulus-devlet ve modernitenin baş aktörü olan yurttaşın dışında yeni bir kamusal aktör üretebilmiş durumdalar. Yüzyıl başı ile sonu arasındaki en temel fark ise, yurttaşlığın ulus-devlet modeli içinde tarif bulan hukuksal-siyasal içeriğinden sıyrılarak farklı aidiyet, konum ve duyarlılık biçimlerini de içine alacak biçimde sivilleşmesi. Dolayısıyla tartışma ve çözüm önerileri, yurttaşlığın yeniden tarifi üzerinde odaklaşıyor.”
Fransız Devrimi’nin ünlü filozofu J.J. Rousseau, ‘İtiraflar’ adlı eserinde halkların iradesinin değiştirme gücüne güveni tükenmiş olarak şöyle der: “Ne kadar ilerlenirse ilerlensin, hiçbir halk kendisine biçim vermiş olan yönetiminin doğasından değişik olamayacaktır.”
Öte yandan, dünyanın gelişmiş ülkeleri diye tanımlanan birkaç Batı ülkesindeki siyasal modeller, bütün dünya için en ileri örnekler olarak sunulurken, tarihsel süreç gösterdi ki; Batı’nın sunduğu bu modernite üçüncü dünya ülkelerinde açlığı, yoksulluğu, işsizliği, ayrımcılığı, iç çatışmaları engelleyemedi ve demokrasi kanalıyla iktidar olan her yönetim kısa bir süre sonra birer diktatörlüğe dönüştüler.
İşte tarihin bu evresinde ortaya çıkan Rojava Devrimi, tarihin akışını değiştirecek bir yeni çoğulcu demokrasiye örnek olarak (ve Rousseau’yu yalanlarcasına) Ortadoğu’nun en geri halklarından sayılan Kürt halkının büyük iradesinin insanlığa katkısı olarak dünyayı aydınlattı.


XWE METİN AYÇİÇEK