“Sürecin içinde ve dışında olan herkesin bilmesi gereken iki önemli hususu belirtmek isterim: Ülkeyi bir darbe ateşiyle yeniden yangın yerine çevirmek isteyenler bizim bu ateşe benzin taşımayacağımızı bilmelidir. Her darbe teşebbüsü bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da karşısında bizi bulacaktır. Ancak demokratik çözüm sürecine gönülsüz ve kavrayışsız yaklaşanlar da bilmelidir ki, bu ateşi söndürmenin tek yolu demokratik barışı biran önce gerçekleştirmektir.”
Arkasına CHP’yi, MHP’yi, “ulusal solcuyu” ve “liberal aydını” alan Cemaatçi “paralel devlet” ABD tarafından üstü çizilen Erdoğan ve grubuna karşı darbe yaparken...
Buna karşılık Gezi’den beri dengesini kaybeden ve ülkeyi “ne savaş, ne barış Araf’ında” tehlikeli bir “bekleyişe” mahkum eden, “çözüm sürecine gönülsüz ve kavrayışsız yaklaşan” AKP darbeden antidemokratik yöntemlerle çıkmaya çalışırken...
Ve bazı solcular “ha Cemaat, ha AKP, yesinler birbirini” diye kendini “krizden çıkış” mücadelesinin dışına iterken...
Öcalan askeri ve cemaatçi darbelere karşı krizden demokratik çıkış yolunu gösterdi.
Şu anda bu ateşin yüksek ısısıyla neye uğradığını şaşıran ve korkuya kapılan milyonlarca ve milyonlarca Türk, İmralı’dan yükselen bu sağduyulu ve kararlı sese her zamankinden daha fazla kulak veriyor.
Kürt Özgürlük Hareketi ve onunla ittifak halindeki güçler darbelerin karşısına dikilmiştir. Bu kararlı tutum karşısında, hiç kimse “iç savaşı” ve Kürtlerin “illallah” diyerek Türkiye’den kopuşunu göze almadan bu ülkede “darbe” yapamaz, yapsa bile darbenin üstünde saltanat süremez.
Bir de şunu düşünün: Öcalan ABD’nin ve küresel güçlerin Erdoğan ve grubunu “tasfiye” etme stratejisini “fırsatçı” bir yaklaşımla ele alsaydı; “Görüşmeler tıkanmıştır, görüşmeler çözüm formatında yürüme imkanını kaybetmiştir, o nedenle ben kenara çekiliyorum” deseydi ne olurdu? Kandil bu “mesajı” alır almaz, “ateşkes süreci anlamını tümüyle yitirmiştir, Hükümete seçimlere kadar tanıdığımız mühletin anlamı kalmamıştır” deseydi ve ilk “izli mermiler” Türkiye semalarını yara yara boşluğa doğru kayıp gitseydi? Ne olurdu?
Türkiye “Araf’ta” tutunamaz ve büyük bir hercümerç içinde “sırat köprüsünden” “cehenneme” yuvarlanırdı.
Öcalan’ın darbeye kararlı biçimde karşı çıkışıyla birlikte, BDP-HDP’nin “üçüncü yol” çizgisi, Türkiye için biricik “umut” haline gelmiştir. “Batıda darbeye ve AKP’nin krizden otoriter yöntemlerle çıkma çizgisine karşı, AKP’yi hızla demokratik adımlar atmaya ve çözüme zorlamak; Kürdistan’da ise AKP “tabelası” altında hareket eden zorbalık ve yolsuzluk batağına yuvarlanan “devleti” sıfırlamak ve darbelere karşı BDP’yi yenilmez bir güç haline getirmek...” Öcalan’ın çizdiği yol bu hedeflerin önünü açıyor...
Şimdi hükümet aklını başına toplamalı ve Öcalan’ın şu uyarılarını dikkate almalıdır:
“Tarihi bir sonuç almak üzere başlattığımız bu sürecin geldiği noktayı şöyle tanımlayabilirim. Savaş bir cehennem ise barış cennettir. Biz, bir ayağımızı cehennemden çıkarttık ama diğer ayağımızı da çıkarma konusunda ortaya konan engeller mani olduğu için arafta beklemekteyiz. Barış süreci amacına uygun formatlarla geliştirilmeye çalışılıyor. Bizim barış irademiz tüm engellemelere rağmen başlattığımız günkü kararlılığındadır. Fakat şu da bilinmelidir ki, arafta sonsuza kadar kalınamaz. Bu cehennemi şartlardan biran önce ülkemizi ve bölgemizi kurtarmak için herkes ivedilikle ve sarsılmayacak bir irade ortaya koymalıdır.”
‘Sarsılmaz irade’ İmralı’dadır!..
PKK Önderi Abdullah Öcalan’ın Türkiye’nin ve aynı zamanda “çözüm sürecinin” karşı karşıya olduğu öldürücü tehlikeye karşı yaptığı, en az Newroz konuşması kadar tarihi açıklamayı herkes defalarca okumalıdır. O halde açıklamanın şu bölümünü bir de bu köşede hep birlikte okuyalım: