Ortaçağ Avrupa’sında inkarcılığın evsahipliğini yapan korkutucu mistik şatolardan fırlamış yüzüyle meclis kürsüsünden soruyor kadın, "Kürdistan neresi?"
Soran, oturumu yöneten Meclis Başkanvekili Ayşenur Bahçekapılı, muhatabı HDP Urfa Milletvekili Osman Baydemir.
21. yüzyılda Kürdistan’ın işgalci kuzey komşusunda "malın önde gideni" şeklinde sorulan faşist soruya Baydemir belki de verilebilecek en güzel cevabı, belki de lanet olası "dört parça sendromu" nedeniyle kadının şahdamarını kesercesine veriyor; elini kalbinin üzerine koyuyor, "Kürdistan burası" diyor.
Kadın susuyor, kadın, yüzüne şamar atarak gürleyen öfkesinin şahdamarını kör bıçak gibi kesmesini önleyemiyor, uğuldayarak susuyor.
Hayatına baktım biraz...
Zamanında sosyal demokrat bir avukatmış, İstanbul Barosu’nda Turgut Kazan’ın ekibindeymiş, sonra Sosyal Demokrat Halkçı Parti’de Kadın Kolları Başkanlığı yapmış, 2009’da hidayete erip AKP’ye geçmiş.
Bana asıl ilginç gelen, bir dönem tiyatrocu Mustafa Alabora ile evlenmiş olması.
Sosyal demokratlığın sadece egemen halklar ve iktidarlar için olmadığına dair hiç mi bir şey öğrenmemiş o güzel adamdan?
Yoksa sözkonusu Kürtler ise "düşmanlık baki" hastalığı bu kadar yaygın mı Türkiye sosyal demokratlığında?
Maraş’ta Alevi-Kürt katliamı yapıldığında da bunlar susmuş ve katliamı yapan faşistleri korumuşlardı; eski sosyaldemokrat Bahçekapılı’nın "Kürdistan neresi?" diye çıkıştığı günün 39 yıl öncesinde -aynı gün- faşistler Maraş’ta katliam hazırlığı yapıyordu, iktidarda CHP vardı ve Ecevit başbakandı. Katliamdan sonra CHP’li içişleri bakanı İrfan Özaydınlı soruşturma başlattı, önüne gelen raporda bir hafta süren katliam günlerinde, Bahçelievler katliamı sanıklarından "Ünal Osmanağaoğlu, Haluk Kırcı, Bünyamin Adanalı ve Ahmet Ercüment Gedikli oradaydı" diye yazıyordu ama rapor gizlendi ve bu faşistler korundu.
Ve CHP ile benzerleri bir daha dönüp arkasına bile bakmadı, katliam koruculuğu utancını hiç yaşamadı.
Şimdi aynı utanmazlığı -en başta- mecliste yapıyorlar, Kürtler sözkonusu olunca AKP’nin stepnesi moduna geçiyor, reisleri ne emrederse onu yapıyorlar; Kürtler’e uygulanan hiçbir siyasal, kültürel ve fiziki katliama karşı çıkmıyorlar ve hatta içlerinden karşı çıkanı susturuyorlar, Sezgin Tanrıkulu zeki ve cesur bir hukukçu parlamenter olmasaydı çoktan yem etmişlerdi.
Neyse...
Aynı zaferin yenilgisini yaşayan Kürdistan’ın dört parçasında halk iliklerine kadar sevdi Baydemir’in şato suratlı kadına verdiği cevabı; bir yiğitlik göstergesiydi çünkü, Kürdistan’ın özgürlüğü için canını veren kahramanların kalbine işlenen bir gurur nişanesiydi.
Gördüm...
Dört parçada sevindi insanlar, yenilgiler de alsak, ihanetler de görsek, üstümüze çullanan ırksal faşizmin ağırlığı altında bir teselliydi "kalbim Kürdistan’dır, "Kürdistan kalbim".
Ama işte...
Gel gör ki...
Kürt’ün en büyük düşmanı yine Kürt!
Bir yandan dört tarafı çevrili düşmanlarıyla mücadele ederken dört parçada, diğer yandan yedek düşman olarak Kürt çıkıyor Kürt’ün karşısına.
Güney parçası kan-boran yine, Baas faşizmine karşı ilk büyük özgürlük hamlesinin başladığı yerde, Ranya’da, Kürt Kürt’ü öldürüyor bugünlerde.
Niye?
"Kısa çöp" "uzun çöp"ten hakkını istediği için.
Böyle olunca...
Bir yanım onurlu Kürt, bir yanım şato karanlığında büyüyen nefret!
Tutunamıyorum.