Savaş döngüsü ve Kürtler
Forum Haberleri —

Ortadoğu
- Katılımcı ve çoğulcu siyasal sistemlerin inşa edildiği bir bölgesel düzen kurulmadıkça savaş döngüsü kırılmayacaktır. Kürtler, bunu bilerek asgari müştereklerde buluşmalı.
GÜRSEL KARAASLAN
ABD–İsrail ile İran savaşı, bölgesel dengeleri altüst eden tarihsel bir kırılmadır. Washington ve Tel Aviv’in İran’ın balistik füze ve nükleer altyapısına yönelik başlattığı kapsamlı saldırılar, Ortadoğu’nun güç mimarisini hedef alıyor. Tahran yönetimi ise bölgedeki üsler ile stratejik noktalara yönelik misillemelerle karşılık veriyor. Gelinen aşamada çok cepheli, çok katmanlı ve zincirleme sonuçlar üreten bir bölgesel savaşa dönüştü.
Bu savaşın askeri boyutu kadar siyasal anlamı da belirleyicidir. Washington açısından mesele yalnızca İran’ın kapasitesini zayıflatmak değildir; aynı zamanda bölgesel caydırıcılığı yeniden tesis etmek ve İsrail’in güvenlik doktrinini tahkim etmektir. Tel Aviv için yürütülen operasyon, varoluşsal tehdit algısının askeri karşılığıdır. Tahran ise doğrudan savaş alanında yıpransa dahi vekil güç ağları, füze kapasitesi ve jeostratejik konumuyla çatışmayı geniş bir coğrafyaya yayabilecek araçlara sahiptir. Bu tablo, savaşın sınırlı kalmayacağını; bölgesel aktörlerin adım adım denkleme çekilebileceğini gösteriyor.
Lübnan, Suriye, Irak ve Körfez hattına sıçraması, özellikle Hürmüz Boğazı'nın kapatılması, küresel enerji güvenliği açısından kritik bir eşik anlamına gelir. Enerji fiyatlarında başlayan sert artış, Avrupa’dan Asya’ya kadar geniş bir coğrafyada enflasyonist baskıyı artırabilir. Finans piyasalarında güvenli liman arayışı hızlanırken, gelişmekte olan ekonomiler kırılgan bir sürece sürüklenebilir. Dolayısıyla bu savaş yalnızca cephedeki patlamalardan ibaret değildir; küresel ekonomi üzerinde derin ve kalıcı bir sarsıntı üretme potansiyeline sahiptir.
Kürtlere yansımaları
Savaşın en kırılgan ve aynı zamanda en stratejik yansımalarından biri Kürt coğrafyasında ortaya çıkabilir. Federe Kürdistan ve Rojava, merkezi devlet otoritelerinin zayıfladığı bir denklemde diplomatik ve idari alanlarını genişletme imkânı bulabilir. Aynı süreç, büyük riskler de barındırıyor. Artan askeri hareketlilik ve vekalet savaşları, bu bölgeleri doğrudan çatışma sahasına dönüştürebilir. İran’ın Kürt topraklarına ve toplumuna yönelik güvenlik refleksinin sertleşmesi, Irak’ta Bağdat–Hewlêr hattında yeni gerilimlerin doğması ve Türkiye’nin sınır hattında askeri tedbirleri artırması, Kürt siyasal alanında hem genişleyen hem daralan bir paradoks yaratıyor.
Ortak stratejik akıl
Tarihsel deneyim göstermektedir ki; bölgesel savaşlar, Kürtler açısından kısa vadeli fırsat pencereleri açsa da örgütsel ve ulusal birlik kalıcı biçimde tesis edilmedikçe uzun vadede sertleşen güvenlik politikaları ve kırılgan kazanımlar gerçeğiyle yüzleşmek kaçınılmaz oluyor. Bu nedenle Ortadoğu’daki Kürt siyasal aktörleri arasında diyalog kanallarının güçlenmesi, ortak diplomatik zeminlerin oluşturulması ve parçalı yapının asgari müştereklerde buluşması, tarihsel bir zorunluluk halini almaktadır. İran’da savaş öncesi Kürt örgütleri arasında gerçekleşen yakınlaşma ve diyalog çabaları bu açıdan dikkat çekici ve umut vericidir. Kürtlerin farklı devlet sınırları içinde yaşıyor olmaları bir bölünmüşlük gerçeği yaratmış olsa da ortak stratejik akıl ve koordinasyon mekanizmaları geliştirilmedikçe bölgesel savaşların yarattığı fırsatlar kalıcı kazanımlara dönüşememektedir. Birlik, yalnızca siyasal temsil gücünü artırmak değil, aynı zamanda savaşın yıkıcı etkilerine karşı toplumsal dayanıklılığı güçlendirmek anlamına da geliyor.
Bu savaş, artık küresel güç dengelerinin yeniden yazıldığı bir momenttir. Rusya ve Çin gibi aktörlerin diplomatik ve stratejik konumlanışı, çatışmanın yönünü ve süresini belirleyebilir. Eğer cephe genişler ve taraflar geri adım atmazsa Ortadoğu uzun süreli ve katmanlı bir istikrarsızlık dönemine girebilir. Bu da küresel ölçekte yeni bloklaşmaların ve daha sert güç siyasetinin önünü açabilir.
Barış ve birlikte yaşam
Sonuç olarak Körfez’den yükselen alevler, yalnızca üç devlet arasında patlak vermiş bir savaşın dumanı değildir; küresel sistemin fay hatlarını tetikleyen tarihsel bir eşiktir. Bu çatışma, enerji hatlarından finans merkezlerine, etnik fay hatlarından büyük güç rekabetine kadar uzanan çok katmanlı bir sarsıntı üretmektedir. Ortadoğu’da kalıcı barış ve birlikte yaşamın yolu, güvenlikçi reflekslerin tahkiminden değil, demokratikleşme süreçlerinin derinleşmesinden geçmektedir. Farklı etnik, mezhepsel ve kültürel kimliklerin eşit yurttaşlık temelinde tanındığı; hukuk devleti ilkesinin güçlendiği; katılımcı ve çoğulcu siyasal sistemlerin inşa edildiği bir bölgesel düzen kurulmadıkça savaş döngüsü kırılmayacaktır. Tüm halklar için gerçek güvenlik; askeri üstünlükte değil, demokratik meşruiyette ve ortak yaşam iradesinde saklıdır.







