“Bir İzmirli hocamız vardı, o şunu derdi: ´Siz Türkçe’yi öğrenmek istemeyen insanlarsınız.’ Hatta o hocamız sınıf öğretmenimizdi. Ve aynı zamanda Fen derslerimize de giriyordu. Ben Fen Bilgisi dersinden hep 2 aldım. Oysa çok başarılı bir öğrenciydim, çok azimli bir öğrenciydim. Çok sıkıntı yaşadım. Lisede de İngilizce dersinde çok sıkıntı yaşadım. İngilizce öğretmenimiz Kazakistanlı, milliyetçi bir bayandı. O da bize sıkıntı yaşattırdı. Ortaokulda benim genel ortalamamı hep Fen Bilgisi düşürdü. Lisede ise İngilizce genel ortalamamı düşürdü. Hoca hep şunu derdi; ´Aslında Kürtçe yoktur, Kürtçeleşmiş bir Türkçe vardır.´ Yani ‘bu doğudaki insanlar Türkçe’yi bir evrimden geçirerek Kürtçe haline getirmişler’ derdi. O zaman ona karşı bir tepki koymuştum."

Birkaç sene önce, Kürtçe’nin eğitimde kullanılmamasının Kürt çocukları üzerindeki etkileri kapsamında yaptığımız araştırmada konuştuğumuz kişilerden biri, Kürt olmayan öğretmenlerin kendileri ile ilişkisi hakkında bu sözleri paylaşmıştı. Şüphesiz, Kürdistan’da çalışan veya Kürt çocuklarının olduğu sınıflarda derse giren Kürt olmayan öğretmenlerin hepsinin bu tür bir tutum içinde olduğunu söyleyemeyiz. Ancak Kürt kimliğini, değerlerini, mücadelesini doğrudan aşağılayan öğretmenlerin sayısı inanılmaz derece fazladır. Açıktan bu tür bir aşağılama yapmasa da Kürt gerçekliğine uzak olup, bu konuda herhangi bir öğrenme ve özeleştiri sürecine girmeyen öğretmenlerin sayısı da azımsanmayacak kadar çoktur. İyi niyetli bir şekilde Kürt çocuklarıyla iletişim kurmaya çalışan, kendi politik bilinci sayesinde çocuklara dünyaya dair faydalı bir şeyler öğretmeye çalışanların sayısı çok daha azdır; onlar da idarecilerin ve eğitim müdürlüklerinin baskısı altındadır. 

Çocukların kişiliklerini, benliklerini, ruhsal ve duygusal gelişimlerini, kültürel öğrenmelerini en fazla öğretmenleri etkilemektedir. Kimlikleri ve benlikleri eğitim sisteminde hiç yer bulamayan, aksine çoğu öğretmen tarafından aşağılanan Kürt çocuklarının bu durumdan son derece olumsuz etkilendikleri çok aşikar. Şu an Kürdistan’da devam eden savaşta hendekleri kazan, arkasında muazzam bir direniş örneği gösteren gençlere gidip sorulsa hepsinin hayatında hiç unutmadıkları olumsuz öğretmen ve okul deneyimleri vardır. Zaten o hendekler, eğitim sisteminin en önemli parçalarından biri olan Türk devletinin Kürt varlığını inkar eden rejimine karşı "Êdî Bes e" demek için açılmadı mı? Devletin keyfi saldırıları, tutuklamaları, Kürtlerin kendi kaderlerini tayin etme hakkını yok sayan ve iradelerini kırmaya çalışan hamlelerine karşı kendini koruma ve savunma mekanizması değil mi? Hatta denilebilir ki, bu direniş Türk eğitim sisteminin müfredatı, materyalleri ve öğretmenleri aracılığı ile aşağıladığı çocukların bedenlerini, ruhlarını, beyinlerini ve dillerini habis bir rejimden arındırma mücadelesidir de. Direnişin en güçlü olduğu mahallelerde yükselen "Berxwedan jiyan e [Yaşamak direnmektir]" sözü de arındırılmış bu hayatın temel sloganı.

Saldırıların ve buna karşın direnişin en yoğun olduğu kentlerin başında gelen Cizre’de, devlet yetkilileri geçen hafta eğitimi askıya almış ve öğretmenlerin kenti terk etmelerini istemişti. Sebebi herkesin malumu, boşaltılan okul ve lojmanların kente sevk edilen askerler tarafından kullanılmasıydı. Devlet, savaş bittikten veya hafifledikten sonra okulların tekrar açılmasını ve öğretmenlerin dönmesini hesaplıyor elbette. Ancak Cizre Halk Meclisi, başta okullar olmak üzere sömürgeci rejimin hiçbir kurumunu artık barındırmayacaklarını açıkladı. Kuvvetle muhtemel, benzer açıklamalar direnişin sürdüğü diğer kentlerden de gelecek. Bu durumda, öz savunma amaçlı hendeklerin genişleyip, toplumsal hayatın diğer alanlarına da yansımasını bekleyebiliriz. Bu elbette, öz savunmanın güçlü bir şekilde yapılabilmesi ve halk katılımının sürekli olmasına bağlı. Eğer bu başarılabilirse, Kürtlerin kendilerini nasıl yönetmek istiyorlarsa öyle yönetecekleri bir hayatın inşasının başlangıcına tanıklık edebiliriz. Cizre’de geçen sene açılan Berivan Özgür Okulu, bu yeni hayatın eğitim ayağını oluşturuyor. Bu okulda okuyan çocuklar, kendi gerçekliklerine göre, kendi kimlikleriyle ve kendi dillerinde eğitim alıyorlar. Öğretmenler de hem kendilerinin hem öğrencilerinin hem te toplumlarının özgürleşmesindeki "organik entelektüeller" rolünü oynuyor.

Türk devleti tüm bunların gayet farkında ve bu yüzden direniş alanlarını boşaltmaya, halkı 90’larda yaptığı gibi göç etmeye zorluyor. Dikkat ederseniz saldırılar başladığından beri bilinçli bir şekilde siviller hedef alınıyor, evler yakılıp yıkılıyor. Evlere atılan bombalar, insanların evlerinin balkonunda, avlusunda katledilmesi bu sebepten. Ve elbette elektriklerin kesilmesi, su şebekelerinin tahrip edilmesi de aynı planın parçası.

Başta Cizre olmak üzere Nisêbîn, Sur, Kerboran ve Gever gibi kentlerin bu mücadeleye öncülük edeceğine ve sonuna kadar direneceğine şüphe yok. Asıl mesele, diğer kentlerin sürece nasıl yaklaşacakları. Statüsüzlüğe yeter deyip, kendi kendilerini yönetmenin zamanı geldiğine karar verip direnişe mi katılacaklar yoksa direnen kentleri seyredip bastırılmalarını mı bekleyecekler? Her iki durumda da sonuçların ne olacağını herkes gayet iyi biliyor.