- Giderek yayılan savaşlar ve savaş rejimleri karşısında, tehditlere direnmek için yeni enternasyonalist teori ve pratikler gerekiyor. Ancak yeni bir enternasyonalizm yalnızca direnişi örgütlememeli; aynı zamanda ortak kurtuluş mücadelesine zemin olacak olumlu bir siyasal proje sunmalıdır.
- Yalnızca neye karşı olduğumuzu değil, nasıl bir dünya istediğimizi gösteren siyasal bir ufuk gerekiyor. Emperyalist müdahalelere karşı çıkmalı; ama asıl önemlisi, direniş taktiklerini kurtuluş stratejilerine dönüştürecek alanlar açmalıyız. Bugün direniş ve dayanışma ağları, enternasyonalizmin somutlaştığı ve aktivistlerde en güçlü karşılığı bulduğu yerdir.
- Kurtuluş; mücadeleler aracılığıyla hem yaşamın maddi koşullarını hem de bunlara bağlı öznellik biçimlerini dönüştürmeyi, aynı zamanda bizi bireyciliğin sınırlarından kurtaran, güçlendiren yeni demokratik birlikte yaşama biçimlerini ve toplumsal işbirliği ilişkilerini keşfedip geliştirmeyi amaçlayan bir projedir.
Michael Hardt ve Sandro Mezzadra* - Çeviri: Yeni Özgür Politika
Böylesine karanlık zamanlarda bile, tam da bugün kurtuluştan söz etmemiz gerekiyor. ABD ile İsrail’in başlattığı son askeri saldırılar, dünya pazarının bir yandan parçalanmış, diğer yandan işlemeye devam ettiği bir ortamda küresel dinamiklerin ve süreçlerin hâlâ ne denli belirleyici olduğunu ortaya koydu. Giderek yaygınlaşan savaşlar ve savaş rejimleri karşısında, bu tehditlere direnebilmek için yeni enternasyonalist teori ve pratiklere ihtiyaç var. Ancak yeni bir enternasyonalizm yalnızca direnişi örgütlemekle yetinmemeli; aynı zamanda ortak bir kurtuluş mücadelesinin zeminini kuracak olumlu bir siyasal proje de ortaya koymalıdır. Bu yazı, enternasyonalizm ile kurtuluş siyaseti arasındaki bu zorunlu ilişkiye odaklanıyor. Ancak önce, bugünkü emperyalizm ve savaş biçimlerinin tehlikelerini ve sınırlarını değerlendirmemiz gerekiyor. Çünkü küresel askeri ve ekonomik dinamiklerin sürekliliği, bugün enternasyonalist bir siyasetin hem mümkün hem de gerekli olduğunu gösteriyor.
İran savaşı ve Hürmüz’ün yansımaları
2026 Şubatının sonlarında İran'a yönelik başlatılan kapsamlı saldırılar, ABD ile İsrail'in gücünün sınırlarını da açığa çıkardı. İran'ın bu saldırılara direnebilmesi ve ayakta kalması, Hürmüz Boğazı'nın simgelediği yeni bir asimetrik savaş biçimini görünür kıldı. ABD ile İsrail'in stratejisi, İran'ın gücünün merkezini oluşturduğunu düşündükleri noktaları hedef almaktı. Önde gelen siyasi, dini ve askeri isimlere yönelik suikastların yanı sıra temel askeri tesislere ve stratejik altyapıya düzenlenen saldırıların, rejimi çökerteceği ve askeri kapasitesini ortadan kaldıracağı varsayılıyordu. Oysa ağır kayıplara rağmen İran'ın hem siyasi hem de askeri iktidar yapılarının dağınık ve ağ biçiminde örgütlenmiş yapısı beklenmedik bir dayanıklılık sergiledi.
Bu durum, şimdiye kadar daha çok gerilla taktikleri ile işgalci ordulara karşı savaşan devlet dışı milisler üzerinden düşünülen asimetrik savaş anlayışını andırmakla birlikte, ondan önemli açılardan ayrılıyor. İran, ortada işgalci bir kuvvet bulunmasa bile işleyebilen bir devlet stratejisi geliştirmiş durumda. Bu ademimerkeziyetçi yapı, ülkenin yoğun bombardımanlara rağmen ayakta kalmasını ve askeri kapasitesinin en azından bir bölümünü korumasını sağladı.
En dikkat çekici gelişme ise İran'ın Hürmüz Boğazı'nı bir silaha dönüştürmesiydi. Bugün Hürmüz, önemi petrol piyasasının çok ötesine geçen başlıca küresel lojistik merkezlerinden biri. İran, küçük hücum botları ve mayınlarla - hatta bunları kullanma tehdidiyle bile - yalnızca küresel enerji piyasasını değil, Adam Hanieh'in de belirttiği gibi, günümüz tarımının bağımlı olduğu gübre tedarikini sekteye uğratarak küresel gıda piyasasını da ciddi biçimde sarstı. Coğrafi konumunun sağladığı avantaj sayesinde İran, Hürmüz'den geçen deniz taşımacılığına duyulan bağımlılığı, özellikle bölgedeki ekonomileri ve iktidar yapılarını hedef alan stratejik bir silaha dönüştürdü.
Parlak havalimanları ve göz kamaştıran kent siluetleriyle simgelenen Körfez'in son derece başarılı ekonomik kalkınma modeli, birkaç gün içinde ağır bir darbe aldı. Bölge devletleri arasında gerilimler yükselirken, özellikle Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri arasındaki görüş ayrılıkları belirginleşti. Bu çatlaklar, İsrail'in bölgesel ekonomi ve güvenlik ittifakları kurma projesini de sarstı. Bu ittifakların desteği zayıflayınca, Güney Lübnan'dan Beyrut'a uzanan son askeri harekât da dâhil olmak üzere İsrail'in yayılmacı savaşları çok daha kırılgan bir zemine oturdu. Böylece bu savaşları meşrulaştırmak için geriye askeri işgal, etnik temizlik ve toprak ilhakı mantığından başka neredeyse hiçbir gerekçe kalmadı.
Üstelik İran, Hürmüz Boğazı üzerinden dünya pazarının işleyişini ABD'nin aleyhine çevirmeyi de başardı; böylece küresel kapitalist sistemin hâlâ karşılıklı bağımlılık ilişkileri üzerine kurulu olduğunu gösterdi. ABD uzun yıllardır enerji bağımsızlığı hedefini benimsiyor ve yerli petrol ile doğal gaz üretimini artırarak buna ulaştığını düşünüyordu. Ne var ki Hürmüz Boğazı'nın kapanmasına dünya pazarının verdiği tepki, böylesi bir özerkliğin aslında mümkün olmadığını ortaya koydu. Lojistik akışların aksaması ve enerji fiyatlarının yükselmesi bazı bölgeleri diğerlerinden daha ağır etkiliyor olabilir; ancak kendisini bağımsız gören ekonomiler bile bu gelişmelerden derinden sarsılıyor. Dünya düz değil; ama dünya pazarı, tam da giderek derinleşen kırılmaların içinden geçerek kendi gücünü ve işleyiş mantığını dayatmayı sürdürüyor. İronik olan ise, uluslararası sistem içinde görece yalnızlaşmış bir ülke olan İran'ın, küresel dinamiklerin hâlâ belirleyici olduğunu ve bunların yarattığı baskılardan kaçmanın mümkün olmadığını göstermiş olmasıdır.
Savaş rejimi sürecek
ABD ve İsrail'in bombardımanlarının ilk günlerinde, yapay zeka ve gelişmiş gözetim sistemleriyle desteklenen askeri kapasite neredeyse yenilmez görünüyordu. Ancak gelinen noktada ortaya çıkan tablo bunun tersini gösterdi: Bu gücün de sınırları var. Bu ölümcül silahların yıkıcılığı ve yol açtıkları insani felaket kuşkusuz inkar edilemez. Buna rağmen, sahip oldukları ezici ateş gücü ilan ettikleri hedeflere ulaşmaya ve askeri kapasitesi kendilerinden çok daha sınırlı olan bir rakibi yenilgiye uğratmaya yetmedi. Asimetrik savaş, bir kez daha yerleşik varsayımları altüst etti.
17 Haziran'da ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptı da tabloyu esaslı biçimde değiştirmedi. Belge yalnızca mevcut çıkmazı tescil ediyor. Bu çıkmaz gerçek bir barışa değil, savaş rejiminin sürmesine işaret ediyor. Burada savaş rejimiyle kastedilen, düşük ve yüksek yoğunluklu askeri çatışmaların yaygınlaşmasını, ekonomik ve toplumsal ilişkilerin giderek askerileştirilmesini de kapsayan bir yönetim rasyonalitesidir. Böylece savaş, istisnai bir durum olmaktan çıkıp parçalanmış bir dünyayı yönetmenin kalıcı araçlarından biri hâline geliyor. Bu savaş rejimi ise, Hürmüz Boğazı örneğinde açıkça görüldüğü üzere, küresel dinamiklerin ve süreçlerin süreklilik gösteren varlığı ile bunların yarattığı baskılar üzerinde yükseliyor.
Çoğu zaman görünmez kalan bu küresel dinamikler ve süreçler, şekillenmekte olan küresel savaş rejiminin tam merkezinde yer alıyor. Peki bu süreçlere nasıl müdahale edebiliriz? Sürekli kesintiye uğrayan ve yıkımı yeniden üreten bu düzeni aşacak yeni yolları nasıl açabiliriz? Bugünkü savaş konjonktürüyle hesaplaşabilecek nasıl bir enternasyonalizme ihtiyacımız var?
Çok katmanlı bir enternasyonalizm
Bugün birçok akademisyen ve aktivist, enternasyonalizm çağrılarının gündelik yaşamlarımızdan ve tutkuyla bağlandığımız somut mücadelelerden uzak düştüğünü düşünüyor. Oysa bugün enternasyonalizmin ortaya koyduğu sorunlar hiç de soyut değildir. Küresel ile yerel arasında, sanki bunlar birbirini dışlayan iki ayrı düzlemmiş gibi kurulan eski karşıtlıklara hapsolmamalıyız.
Bir yandan küresel güçler ve baskılar, Hürmüz Boğazı örneğinden farklı biçimler alsalar da, gündelik yaşamın en yerel ölçeklerinde son derece somut ve etkili biçimde işliyor. Öte yandan farklı yerel mücadeleler arasında kurulan çok sayıda somut bağ ve güçlü ortaklaşma dinamiği şimdiden görülebiliyor; yapılması gereken, bu bağları görünür kılmak ve daha da geliştirmektir.
Binyılın başındaki alterküreselleşme hareketinin en önemli başarılarından biri, üretim ile tüketim arasındaki bağlantıları görünür kılmasıydı. Örneğin Students against Sweatshops (Ter Atölyelerine Karşı Öğrenciler), San Francisco ve Londra'daki büyük mağaza zincirlerinde satılan giysi ve diğer ürünlerin, Kamboçya ile Vietnam'daki insanlık dışı çalışma koşulları sayesinde üretildiğini ortaya koydu. Bu bağlantılar ilk bakışta görünmeyebilir; ama aslında yüzeyin hemen altında dururlar.
Fredric Jameson'ın da aralarında bulunduğu birçok düşünürün vurguladığı gibi, küresel sermayenin bütünlüğü kendisini temsil etmeye direnir. Eisenstein'ın hiçbir zaman tamamlayamadığı Kapital filmi bu güçlüğün simgesi olarak görülebilir. Yine de küresel sermayenin izlediği kimi hatları ve somut tezahürlerini, ayrıca dayandığı iktidar yapılarını ve aktörleri görünür kılmak mümkündür. Dahası, sermayenin yarattığı dünya (ya da daha doğru bir ifadeyle, canlı emeğin ve madun toplulukların çeşitli sömürü ve mülksüzleştirme süreçlerinin ortaya çıkardığı dünya) hiç de pürüzsüz değildir. Tersine, hem homojenleştirici hem de farklılaştırıcı dinamiklerin iç içe geçtiği; farklı siyasal, ekonomik ve toplumsal rejimlerden oluşan karmaşık bir yapıya sahiptir. Bütünlüğü tam anlamıyla kavrayamasak bile, küresel sermayenin işleyişine ve genel hatlarına ilişkin kısmi ama işlevsel kavrayışlar geliştirebiliriz.
Kapitalist dünya nasıl heterojense, ona karşı dünyanın dört bir yanında yürütülen mücadeleler de aynı ölçüde çeşitlidir. İşte bu çoğulluk ve çeşitlilik, bugün her enternasyonalist projenin kaçınılmaz çıkış noktası ve temel referansıdır. Bu nedenle böylesi bir projenin de karma bir yapıya sahip olması ve birbirini tamamlayan farklı düzlemlerde yürütülmesi gerekir.
Enternasyonalizm mevcut düzene meydan okuyan bir siyasal başkaldırı projesi olmak zorundadır. Bununla birlikte, ulus-devletler ve ulusüstü kurumlar da belirli düzeylerde önemli katkılar sunabilir. Bu yaklaşım, Komintern'den Bandung'a uzanan ve devletlerle toplumsal hareketler arasındaki işbirliğine dayanan yirminci yüzyıl enternasyonalizminin bazı miraslarını sürdürmektedir. Yakın geçmişte, örneğin Latin Amerika'daki ilerici hükümetler arasında kurulan bölgesel ittifak girişimleri, tüm çelişkilerine ve sınırlılıklarına rağmen, neoliberalizme ve Washington Uzlaşısı'na alternatif oluşturma yönünde önemli adımlar attı. Daha yakın dönemde ise Güney Afrika'nın Uluslararası Adalet Divanı'nda İsrail aleyhine açtığı soykırım davası, kurumsal düzeyde farklı bir müdahale imkânı sundu. Güney Afrika, ulusüstü hukuki altyapıyı etkili biçimde kullanarak Filistin'le dayanışma hareketlerinin farklı ülkelerde yeni siyasal alanlar açmasına katkıda bulundu. Dava, soykırım suçlamasının hukuki zeminde meşruiyet kazanmasını sağlayarak bu hareketleri önemli ölçüde güçlendirdi.
Bununla birlikte, devletler ve ulusüstü kurumlar ne kadar önemli roller üstlenebilseler de, bugün enternasyonalizmin ne tek ne de başlıca taşıyıcısı olabilirler. Siyasal yeniliğin gerçek kaynağı toplumsal hareketler ve aktivist girişimlerdir; dolayısıyla bunlar her enternasyonalist projenin vazgeçilmez bileşenleridir. Ancak toplumsal hareketleri yalnızca pankartlar, yürüyüşler ve gösterilerden ibaret dar bir imgeyle ya da sosyolojik modellerin sunduğu sınırlı tanımlarla düşünemeyiz. Hareketler, kurumsal iktidar yapılarıyla doğrudan çatışan ya da onlarla sürekli gerilim içinde var olan çok çeşitli kolektif pratikleri ve davranış biçimlerini kapsar. Dahası, toplumsal hareketlere ilişkin düşüncemizi teori ile pratik arasındaki eski ayrımlardan da kurtarmalıyız. Çünkü hareketler aynı zamanda kavramsal üretim alanlarıdır; dünyayı anlamamızı sağlayacak kavramları ve işlevsel kavrayışları kolektif biçimde üretirler.
Dahası, enternasyonalizm mekansal açıdan da çok katmanlı bir proje olmak zorundadır. Alterküreselleşme hareketinin önündeki temel engellerden biri, küresel süreçlere müdahale edebilmek için mutlaka iktidar merkezlerine ve uluslararası zirvelere (Seattle'dan Göteborg'a, oradan Cenova'ya) gitmek gerektiği düşüncesiydi. Bu anlayış, uluslararası dolaşım imkânına sahip aktivistlerle yerel bağlamlarda mücadeleyi sürdürenler arasında fiili bir işbölümü yarattı; zamanla da hareketlerin etkisini azaltan bir çıkmaza dönüştü. Oysa çok katmanlı bir enternasyonalizm anlayışı, küresel iktidar süreçlerine müdahale etmenin tek bir yolu olmadığını savunur. Enternasyonalist mücadele mahallede, kentte, ulusal ölçekte ya da bölgesel düzeyde başlayabilir ve oradan hareketle daha geniş iktidar yapılarına müdahil olabilir. Dolayısıyla bugün önümüzdeki temel sorunlardan biri, sürekli değişen ve yer değiştiren bu farklı ölçekleri ve coğrafyaları birbirine nasıl bağlayabileceğimizi düşünmektir.
Direniş enternasyonalizmi
Direniş ve dayanışma hareketleri ile ağları, enternasyonalizmin bugün en somut biçimde hayat bulduğu ve birçok aktivistin zihninde en güçlü karşılığını bulduğu alanı oluşturuyor. Son yıllarda Filistin'le dayanışma ve İsrail'in Gazze'de yürüttüğü soykırıma karşı çıkış, en yaygın ve en etkili enternasyonalist direniş hareketlerine ilham verdi. Üniversite kampüslerindeki çadır eylemlerinden liman ablukalarına, kitlesel sokak gösterilerinden boykot kampanyalarına kadar Filistin, farklı mücadeleleri birbirine bağlayan ortak bir odak ve buluşma noktası hâline geldi. Global Sumud Flotilla'nın Gazze'ye deniz yoluyla insani yardım ulaştırmak amacıyla gerçekleştirdiği çeşitli girişimler de hem enternasyonalist eylemin çarpıcı örnekleri oldu hem de yeni dayanışma pratiklerine ivme kazandırdı. Dahası, Filistin'le dayanışma, yerel ve ulusal siyasal mücadelelere de yeni bir enerji kazandırarak onların ayrılmaz bir parçası hâline geldi. Soykırıma karşı yürütülen mücadele, insanların savaş rejiminin daha geniş çerçevesini görmelerine de yardımcı oldu.
Filistin'le dayanışma güçlerinin oluşturduğu takımyıldızın içinde devletler ve ulusüstü kurumlar da yer alıyor. Daha önce değindiğimiz Güney Afrika'nın yanı sıra İrlanda, İspanya ve başka ülkeler ile Birleşmiş Milletler Genel Kurulu da İsrail'in katliamlarını kınadı. Bu kurumların siyasal tutumları kimi zaman belirsizlikler taşısa da, en azından İsrail'in soykırımcı uygulamalarının meşruiyetini aşındırma bakımından etkili olmayı sürdürüyorlar.
Uluslararası hukuk da bugün çifte bir dönüşüm sürecinden geçiyor. Bir yandan, en ağır hukuk ihlalleri karşısında bile etkisiz kaldığı açıkça görülüyor. Öte yandan ise uluslararası hukuka yapılan yeni başvurular ve onun işleyişini yeniden düşünmeye yönelik girişimler giderek çoğalıyor. Giso Amendola'nın ileri sürdüğü gibi, tarih boyunca uluslararası hukuku kendi çıkarlarına göre seçici biçimde uygulayan ve böylece hegemonik konumlarını meşrulaştıran ABD gibi güçlerin bugün uluslararası hukuka yönelttiği saldırılar, yalnızca bu hukuk düzeninin tükendiğinin işareti olarak okunmamalıdır. Kurallara dayalı geleneksel liberal uluslararası düzen sona eriyor olabilir; ancak onun yerini, hukuki araçların ve söylemlerin devlet girişimleri ile toplumsal hareketler aracılığıyla yeni kurucu siyasal projelere zemin hazırlayabildiği, enternasyonalist mücadele açısından yeni ufuklar açan tartışmalı bir mücadele alanı alıyor.
İşte bu farklı düzeylerde Gazze adı, tahakküm, mülksüzleştirme, askerileşme ve direnişe ilişkin farklı deneyimlerin kesiştiği bir yoğunlaşma noktasına dönüştü. Böylece farklı mücadeleler arasında karşılıklı tanınmayı ve siyasal çeviriyi mümkün kılan koşullar ortaya çıktı. Siyasal çeviri, farklılıkları ortadan kaldırmaz; tersine, birbirinden farklı tarihsel ve coğrafi bağlamlarda işleyen ortak tahakküm mantıklarını ve ortak direniş ufuklarını tanıyabilmenin imkânını yaratır.
Bu açıdan bakıldığında Amerika kıtaları da savaş rejiminin hem yaşandığı hem de ona karşı mücadele edildiği temel alanlardan biri hâline gelmiştir. Filistin'le dayanışmanın kıta genelinde yarattığı güçlü yankı bunun açık göstergelerinden biridir. Gazze artık yalnızca direniş hareketleri için değil, bölgedeki siyasal saflaşmalar açısından da giderek daha belirleyici bir referans noktası hâline geliyor. Javier Milei ile Netanyahu arasındaki yakın ilişki bunun en çarpıcı örneklerinden biridir.
Peki, emperyalist saldırganlığın ve gerici ittifakların yeniden başlıca sahnelerinden biri hâline gelen Amerika kıtalarında bir direniş enternasyonalizmini nasıl düşünmeliyiz? İlk adım olarak, ABD kentlerinde göçmenlere ve onlarla dayanışma içinde olan topluluklara yönelen şiddetin, ABD yönetiminin kıta üzerindeki diğer devletleri şiddet ve farklı zorlayıcı yöntemlerle denetim altında tutma girişimlerinin bir yansıması olduğunu görebiliriz. Yazarların örnek verdiği üzere buna Nicolás Maduro'nun kaçırılması ve Venezuela hükümetinin "devralınmasına" yönelik girişimlerin yanı sıra, hemen ardından Küba'yı ekonomik olarak boğmaya ve aç bırakmaya dönük politikalar da dâhildir. ABD yönetiminin son dönemde Monroe Doktrini'ni yeniden canlandırma ve güçlendirme yönündeki açıklamaları ise, Amerika kıtalarını, başta Çin'in altyapı yatırımları olmak üzere "dış" müdahalelere karşı ABD denetiminde bütünleşik bir blok hâline getirme hedefinin işaretleri olarak sunuluyor.
askeri anlamının çok ötesine uzanan bu kıtasal blok oluşturma projesi, yönetim düzeyinde de karşılığını buluyor. Latin Amerika'da yükselen gerici hükümetler dalgası, ABD ile eşzamanlı biçimde ve onun sağladığı siyasal destek sayesinde güç kazandı. Rodrigo Nunes'in de gösterdiği gibi, Brezilya'daki Bolsonarizm ile ABD'deki Trumpizm arasında karmaşık bir karşılıklı etkileşim bulunuyor. Aynı şekilde Milei, Bukele ve Noboa gibi aşırı sağcı liderlerin yükselişini ve iktidar pratiklerini de bunları Amerikalar ölçeğindeki bir bağlama yerleştirmeden anlamak mümkün değil. Pablo Stefanoni'nin de vurguladığı üzere, bu gerici rejimler ve uyguladıkları politikalar arasında güçlü benzerlikler ve karşılıklı etkilenmeler olduğu açık. Üstelik bunları birbirine bağlayan yalnızca ideolojik yakınlık değil; doğrudan maddi ve mali ilişkiler de söz konusu. Siyasal bir blok oluşturma projesi ile tek tek hükümetlerin ve siyasal güçlerin otoriterleşmesi arasında açık bir bağ bulunuyor. Bu aşırı sağ hareketlerin savaş rejimleri aynı zamanda kendi toplumlarının belirli kesimlerine karşı yürütülen savaşları da kapsıyor; göçmenlerden yerli halklara, feminist ve queer topluluklara kadar birçok grup bu iç savaş mantığının hedefi hâline geliyor.
Gerici güçlerin Amerikalar ölçeğinde giderek bütünleşmesi, direniş hareketleri arasında enternasyonalist bağlar kurmayı hem mümkün hem de zorunlu kılıyor. Minneapolis'te ICE'ye karşı yürütülen mücadele de Arjantin'de Milei karşıtı protestolar da, Amerikalar ölçeğinde enternasyonalist bir mücadelenin parçası olarak düşünülmeli ve örgütlenmelidir. Latin Amerika'da direniş ve dayanışma hareketlerinin gerçekten enternasyonalist olabilmesi için bölgesel ölçekte de örgütlenmesi gerekir. Bu da, Küba'ya insani yardım taşıyan konvoyun yeniden hatırlattığı Nuestra América ("Bizim Amerikamız") şiarı altında şekillenen uzun mücadele geleneğiyle uyumludur.
Yukarıda ana hatlarıyla değindiğimiz Filistin'le dayanışma örneğinde olduğu gibi, Amerikalar'daki enternasyonalist mücadeleler de (Güney Asya'da, Batı Afrika'da ve başka coğrafyalarda yürütülen mücadeleler gibi) kendilerine özgü siyasal koşullar ve tarihsel deneyimler içinde şekilleniyor. Bununla birlikte, yerellikleri ve bölgeleri aşan, örgütlenme yoluyla hayata geçirilebilecek güçlü bağlantı imkanları da mevcut. Üstelik örgütlenme ihtiyacı bugün her zamankinden daha acil; çünkü karşı karşıya olduğumuz güçler ulusaşırı ölçekte giderek daha fazla bütünleşiyor.
Bugün dünyanın birçok bölgesinde milliyetçi siyaset ile blok oluşturma süreçleri doğrudan savaş mantığıyla iç içe geçmiş durumda. Bazı örneklerde, Hindistan ve Rusya gibi başlı başına alt kıta ölçeğindeki ülkelerde gelişen gerici milliyetçi projeler zaten bir blok niteliği kazanıyor. Daha önce de belirttiğimiz gibi İsrail, Körfez ülkeleriyle kurduğu ittifaklar ve ABD'nin sürdürdüğü güçlü destek sayesinde kendi milliyetçi projesini bölgesel bir blok oluşturma girişimine dönüştürmeye çalıştı. Avrupa örneği farklı dinamiklere sahip olsa da, yeniden silahlanma baskıları ile Avrupa Birliği içinde ulusalcı ve milliyetçi siyasal güçlerin giderek ağırlık kazanması (özellikle aşırı sağ hükümetlerin yaygınlaşma ihtimali düşünüldüğünde) benzer sonuçlar doğurabilir. Bütün bu örneklerde ulus ile bloğu savaş mantığı içinde kaynaştıran siyasal projelere karşı direnmek, hem savaş karşıtı bir siyasetin hem de enternasyonalist bir projenin ilk adımını oluşturuyor.
Kurtuluş enternasyonalizmi
Direniş pratikleri vazgeçilmezdir. Nitekim direniş, çoğu zaman en kolay kavranabilen siyasal tutumdur. Ancak bunun ötesine geçerek kolektif bir dönüşüm sürecini de başlatmamız gerekiyor. Tam da bu noktada kurtuluş fikri belirleyici hâle geliyor. Bugün yaşadığımız karanlık koşullarda, birçok insanın ufku yalnızca hayatta kalabilmeye indirgenmişken, kimileri siyasal hedeflerimizin de daha mütevazı olması gerektiğini düşünebilir. Biz ise tam tersini savunuyoruz: Kurtuluştan söz etmenin tam zamanı şimdi. Yalnızca neye karşı olduğumuzu değil, aynı zamanda nasıl bir dünya için mücadele ettiğimizi de ortaya koyan olumlu bir siyasal ufka ihtiyacımız var. Kapitalist ve otoriter tahakkümün küresel dinamikleriyle karşı karşıya olduğumuz bugünkü koşullarda, kurtuluş için gerçekçi bir ufuk sunabilecek yegane siyaset enternasyonalist bir siyasettir.
Kurtuluş, enternasyonalizmi anti-emperyalizmin yalnızca jeopolitik bir kavranışından ayıran temel unsurdur. Anti-emperyalizm tek başına bir siyaset değildir. Emperyalist müdahalelere elbette karşı çıkılmalıdır; ancak asıl önemli olan, direniş taktiklerinin zamanla kurtuluşun stratejik ufuklarına dönüşebileceği siyasal alanları açabilmektir.
Peki bu analiz düzeyinde kurtuluş ne anlama geliyor? Onu ayırt eden ölçütler nelerdir? Bu soruların kolay yanıtları yok. Yine de genel bir tanım yapmayı deneyebiliriz. Kurtuluş; mücadeleler aracılığıyla hem yaşamın maddi koşullarını hem de bunlara bağlı öznellik biçimlerini dönüştürmeyi, aynı zamanda bizi bireyciliğin sınırlarından kurtaran, güçlendiren yeni demokratik birlikte yaşama biçimlerini ve toplumsal işbirliği ilişkilerini keşfedip geliştirmeyi amaçlayan bir projedir. Ancak genel tanımlar bizi ancak belli bir noktaya kadar taşıyabilir. Kurtuluş fikrimizi, her şeyden önce, kurtuluş mücadelelerinin uzun ve çok katmanlı tarihinden beslememiz gerekir. Ne var ki bu miras, siyasal bağlamın ve mücadele içindeki öznelliklerin köklü biçimde değişmiş olması nedeniyle, nostaljiye kapılmadan yaratıcı biçimde yeniden canlandırılmalıdır. İkinci olarak, bizzat hareketlerin içine bakmalıyız. Çünkü en ağır koşullarda bile direniş ve dayanışma hareketleri, kurtuluşun temellerini oluşturabilecek yeni toplumsal ilişkiler üretir ve bu ilişkiler sayesinde ayakta kalır. Kurtuluş, bir kez elde edilip sonsuza kadar sahip olunacak tekil bir olay değildir; siyasal arzularımıza yön veren olumlu ufku oluşturan kesintisiz bir mücadeledir.
Kurtuluşun alacağı biçimler, kuşkusuz, coğrafi ve kültürel bağlamlara göre, hatta aynı yerde yaşayan farklı topluluklar arasında bile değişecektir. Feminist kurtuluş projelerinin, ırksal adalet ya da emek eksenli kurtuluş mücadeleleriyle aynı olmasını bekleyemeyiz; üstelik bunların her biri de maddi ve coğrafi koşullara göre farklılaşır. Tahakküm ve sömürü, ortak mantıklar ve ortak dinamikler tarafından şekillendirilseler bile, hiçbir yerde birbirinin aynısı değildir. Dolayısıyla bunlara karşı gelişen mücadelelerin tarihleri, toplumsal bileşimleri, ihtiyaçları ve arzuları da farklılık gösterir. Asıl mesele bu farklılıkları ortadan kaldırmak değil; onların ortak kurtuluş projeleri içinde buluşmasını sağlayacak siyasal çeviri pratikleri geliştirmektir.
Burada siyasal çeviri, ortak bir ölçü ya da tek bir kimlik arayışı anlamına gelmez. O, farklı mücadelelerin farklı tarihler, koşullar ve siyasal diller arasında bağlar kurmasını sağlayan bir pratiktir. Böylece mücadeleler hem ortak hareket etmenin yeni imkânlarını yaratır hem de bu süreç içinde kendileri de dönüşür. Bu anlamda, sözünü ettiğimiz kurtuluş ufku çok çeşitli deneyimlerin, taleplerin ve siyasal tahayyüllerin kesiştiği bir alandır; ancak bütün bu çoğulluk, yeni bir kolektif güç yaratacak biçimde örgütlenebilir.
Dolayısıyla kurtuluş enternasyonalizmi hazır bir çözüm sunmaz; tersine, siyasal sorunların ele alınması gereken sorunsalı tanımlar. Enternasyonalizm, özünde hepimizin aynı olduğunu ilan etmek değildir. O, stratejik bir siyasal tercih yapmayı, örgütlenmeye uzun soluklu bir bağlılığı, ülkeler, bölgeler ve kıtalar arasında ağlar kurmayı ve aynı zamanda hareketlerin farklı kesimleri arasında siyasal bağları çoğaltmayı gerektirir. Bu anlamda enternasyonalizm, hem siyasal eylemi hem de siyasal düşünceyi yönlendirebilecek bir bakış açısı, hatta bir yöntem sunar. En yerel meseleleri ele alırken bile dünyayı, onun hem birliğini hem de çatlaklarını temel hareket noktası olarak almak, enternasyonalizmi gerçek bir siyasal projeye dönüştürmenin önkoşuludur. Birbirinden uzak mücadeleler ile deneyimler arasındaki yankıları görünür kılıp geliştirebildiğimiz ölçüde, yeni siyasal kıtalar da keşfedilebilir.
* Amerikalı Michael Hardt ile İtalyan Sandro Mezzadra, çağdaş Marksist siyaset teorisyenleri olarak günümüz kapitalizmi, küreselleşme, göç ve toplumsal hareketler üzerine çalışmaktadır. Genellikle küresel direniş ve yeni enternasyonalizm konularına yoğunlaşan yazarlar, "Küresel Savaş Rejimi" gibi güncel başlıklar altında ortak metinler yayımlamışlardır.
Not: Bu metin, 10 Haziran 2026 tarihinde Avrupa Parlamentosu'nda Sol Grubu tarafından düzenlenen bir toplantıda sunulmak üzere hazırlanmıştır.
Kaynak Link: https://portolan-journal.org/?post=toward-a-new-internationalism-in-an-age-of-war