Erdoğan seçimleri kazanmak için mi savaşı kışkırtıyor yoksa katliamlarını ve kirli savaşı örtmek için mi seçim dönemini gözlüyor? Tartışmaya değer bir konu.

Her seçim öncesi savaşı gündeme getirmek ve emrindeki medya ordusuyla kağıt üzerinde kazanılan sanal zaferler ne yazık ki hem faşist diktatöre oy kazandırıyor hem de muhalefeti sıfırlayıp kendisine bağlıyor. Bütün memleket seferberlik ve fütuhat marşlarıyla kendinden geçmişken siz muhalefet etseniz bile kim duyacak ki? Zaten Erdoğan faşizminin fedaileri ağzını açanı hain diye zindana atmak için fırsat kolluyor.

Efrîn işgalinde olduğu gibi Kılıçdaroğlu ve Akşener anında esas duruşa geçip “teröre karşı” verilen kutsal mücadelede Erdoğan’ın arkasında olduklarını açıkladılar. Böylece bu kirli savaşta suç ortağı olduklarını bir daha itiraf etmiş oldular. Bu halleriyle değil iktidar muhalefet bile olamazlar. Zaten muhalefetleri de kusura bakmasınlar ama boş teneke muhalefetidir.

Kılıçdaroğlu “Fetö’nün elebaşı saraydadır” diyor. İyi de, o elebaşının suç ortağı-ortakları kimler?

Tek ve gerçek anamuhalefet partisi olan HDP’yi susturmak için bütün özel savaş partileri ve medyası ile işbirliği içinde değil misiniz?

Savaş ve işgal kararlarında, OHAL ilanında, milletvekili dokunulmazlığını kaldırıp HDP’lileri içeri atmakta işbirliği yapmadınız mı?

Barış isteyen akademisyenlere, savaşa-işgale karşı çıkan gençlere, birikmiş alacaklarını ve işyerlerinde güvenli bir çalışma ortamı isteyen işçilere, çocuklarının akıbetini soran cenazesini isteyen Cumartesi Annelerine sahip çıktınız mı?

Erdoğan diktasının bekası uğruna her türlü hukuksuzluğa, soyguna, katliamlara ve insanlık suçlarına destek olmuyor musunuz?

Son otuz yıllık siyasi gündemin ana maddesi her zaman Kürt sorunu olmuştur.

Bu otuz yılda “Kürt realitesini tanıyoruz”, “Bask modeli”, “Düzovada siyaset yapın”, “AB’nin yolu Diyarbakır’dan geçer” “Kürt sorunu önce benim sorunumdur, her türlü milliyetçiliği ayağımın altına aldım, çözümü gerçekleştirmek için gerekirse baldıran zehiri içerim” den sonra gene en başa döndük. İnkar, imha ve tek, tek, tek, tek… Yani yüz yıllık statükoyu ve vesayeti sürdürmek için her türlü zulme devam. Bu amaçla Kürt halkına karşı her yerde savaş. En sonunda ise mümkün olursa resmen başka devletlerin sınırlarını ihlal anlamına gelen askeri hareketler, saldırı ve işgal girişimleri, Efrîn’den sonra Şengal ve Maxmur’a yönelik saldırılar…

Bütün bunlar savaşın daha da uzaması, yaygınlaşması ve şiddetlenmesi demektir.

Türkiye bu faşist diktatörlük altında saldırganlaşıp savaş politikasına sarıldıkça daha da kötüye gidecektir. Erdoğan en büyük bütçeyi silahlanmaya ayırıyor. Bir yandan ithal edilen silahlarda rekor kırılıyor, bir yandan da “yerli imalat”la övünüyor.

Ama hastanelerde en basit tahliller yapılamıyor. Çünkü gerekli tıbbi malzeme-ilaç yok. Hastalar ve yakınları çaresizlik içinde kıvranıyor.

En modern savaş aygıtlarını yapmakla övünüyorlar ama trenlere sinyalizasyon, otomatik fren ve kontrol gibi konularda gerekli cihazlar yok. Ardarda gelen tren facialarının suçlusu birkaç işçi olabilir mi? İşçiler birikmiş alacaklarını bile alamadan kapı dışarı ediliyor

İşyerlerinde iş güvenliği olmadığı için her gün bir başka yerden iş cinayeti ve katliamı haberi geliyor. Hesap vermesi gereken sorumlular “Allah rahmet eylesin” demekten başka bir iş yapmıyor. Diyanetin bütçesi boşuna mı durmadan yükseltiyor.

Soruyu tekrar edersek “Erdoğan seçimleri kazanmak için mi savaşı kışkırtıyor yoksa katliamlarını örtmek için mi savaşa sarılıyor?”

Bağdat harap olduktan sonra ne fark eder ki?

Ağzını açan aydını, sendikacıyı susturmakla, vurmakla gerçekler değişir mi, sorunlar çözülür mü sanıyorsunuz?

Nereye el atsanız her kurum çökmüş, çürümüş, hukuk dışı bir leşe dönüşmüş.

Yeninin doğması için eskinin tamamen çürümesi gerekir demiş ustalar. Bu çürüyen eskinin içinden yeni bir toplumun tohumu yetişir ve yeşerir.

Çok acı çeksek de daha kısa ve kolay olan başka bir yol yok.