
Türk basını, sivil toplum örgütleri ve devlet yetkilileri için Kürt öldüğünde sivil de olsa fark etmiyor. Eğer asker ve polis sivil öldürmüşse bu normaldir. Öyle ki, bir ayda en az yüz sivil katledildiği halde Türk basını bunlara yer vermiyor. Nasıl ki Zergelê’de katledilen 8 sivil için PKK’li denilerek bu ölümler normalleştirilmişse, Cizre’de, Silopi’de, Gever’de, Diyadin’de ya da başka bir yerde çocuk, genç ve kadın katledildiğinde televizyon ve gazeteler yer vermiyor ya da kıyıda köşede veriliyor. Savaşta sivil katletmek suçtur. Ancak Türkiye için Kürtler söz konusu olduğunda sivil-silahlı ayırımı yoktur. Türk devleti için en iyi Kürt ölü Kürt’tür.
Türk basını ve Türk devleti açısından insan ölümünün önemi yoktur. Kendi askerlerini bile insan olarak değil de, bilgisayardaki savaş oyunlarındaki askerler gibi görüyorlar. Nitekim Hakkari’de onlarca asker gerilla baskınında ölüyor ama milli maç var diye ölümler gizleniyor. Başbakan, seçimde biraz daha fazla oy almak için stadyuma gidiyor, gülüyor, oynuyor, gol atıldığında alkışlıyor. AKP hükümeti için her şey oy içindir. Bu nedenle Başbakan ölümleri gizleyerek maç seyrediyor. Ölümler verilse maça gidemez. Böylece oy toplayacak bir fırsat kaçırılmış olur. İşte Türk siyasetinin düzeyi bu hale düşmüştür.
Türkiye'deki devlet yöneticilerinin insani duyguları ölmüş olduğu gibi, toplum da belli düzeyde bu hale getirilmiş. Cumhurbaşkanı ve Başbakan “İki bin terörist öldürdük” dediklerinde toplum gerekli tepkiyi göstermiyor. Bırakalım gerillanın ölümü için, çocuklar ve gençler öldüğünde bile bunlar Kürt ise bakılıp geçiliyor. Böyle olunca her gün onlarca insanın öldüğü bugünkü kirli savaş da toplum için bilgisayardaki oyun haline gelmiştir. Türk devleti ve yarattığı toplum şekillenmesi bu haldedir.
Savaşın ve ölümlerin bir oyun haline getirildiği Türkiye'de Tayyip Erdoğan da seçimi kaybedince kolaylıkla bir savaş başlatma kararı almıştır. Tayyip Erdoğan ancak savaş başlatırsa AKP hükümetini meşrulaştırıp yeni bir seçime gidileceğini düşündüğünden sudan bahanelerle savaş başlatmıştır. Nitekim Hakkari’de askerler ölürken Tayyip Erdoğan oy peşindedir. 400 milletvekili verseydiniz biz de bu savaşı başlatmazdık itirafında bulunmuştur. AKP hükümeti ve Cumhurbaşkanı Erdoğan kendi iktidarı için halkları kurban yapmaktadır. Kürt sorununda çözüm politikası olmadığı için halkın örgütlülüğünün geliştiği görülünce 30 Ekim 2014 MGK savaş kararı alınmıştır. Nitekim Dolmabahçe’de hükümetle HDP heyetinin uzlaşması sonucu ortaya çıkan mutabakat bu savaş kararı nedeniyle reddedilmiştir. İşte bugünkü savaş gerçeğinin nedenleri bu kadar nettir.
Sivil ölümler normal görülüyor
Tayyip Erdoğan aslında 400 değil, 550 milletvekili istiyor. Çünkü hiçbir muhalefete tahammülü yoktur. Sürekli muhalifleri azarlaması, muhalifleriyle bir rekabet içinde değil de savaş içinde olması, Erdoğan ve AKP'nin karakterini ortaya koyuyor. Suriye ve Irak’ta bile savaşın bu noktaya gelmesine neden olan AKP hükümetidir. Türk devleti işin içinde olmasaydı ne Suriye’de ne de Irak’ta savaş bu düzeye varırdı. Hatta Suriye’de rejim değişip şu anda demokratik muhalefete dayalı bir demokratik Suriye oluşmuş olurdu. Ancak Türkiye kendisinin hakim olduğu bir Suriye istediğinden ve Kürt halkının Rojava’da kazanmasını engellemeyi hedeflediğinden böyle bir Suriye’nin oluşmasını sürekli sabote etmiştir. Öyle ki, İslam maskeli faşist çeteleri desteklediğinden Suriye rejiminin ayakta kalmasını sağlamıştır.
İçeride ve dışarıda vahşi bir savaşın içinde olan bu devlet için sivil ölümleri normal hale gelmiştir. Hatta kendi politikalarına haklılık kazandırmak için daha fazla sivil ölümlerini isteyen bir yaklaşım içindedir. Bu nedenle Türk basını 1990’lı yıllarda bile sivil ölümlerini görürken, şimdi hükümet yandaşı basın sivil ölümlerini görmüyor. Hatta sivil ölümlerini meşrulaştırıp teşvik ediyor. Cizre’de, Silopi’de, Gever’de bu hükümetin de Türk basının da gerçek yüzü açığa çıkmıştır. Basın, sivillerin neden öldürülmesi gerektiğinin argümanlarını yaratma gayreti içindedir.
Kuşkusuz bir halkın özgürlük mücadelesi yürütüldüğünde sömürgeciler, zalimler, halk ve özgürlük düşmanları sivilleri katleder. Halk da özgürlük mücadelesi de ağır bedeller öder. Bugün de yaşanan budur. Şu açığa çıkmıştır ki, Kürtler ağır bedelleri göze almadan, savaşan halk gerçekliğine ulaşmadan özgürlüklerine kavuşamazlar. Ortadoğu'da Kürt düşmanlarının karakteri böyle bir mücadele diyalektiğini zorunlu kılmaktadır. Nitekim bugün Kürt halkının örgütlülüğü gelişmişse, birçok mevzi kazanılmışsa, Ortadoğu'da siyasi etkisi olan düzeye kavuşmuşsa bunlar bedelleri ödemeyi göze aldığı için gerçekleşmiştir.
Direniş en kutsal görevdir
Şimdiye kadar Kürt halkının sadece Bakurê Kurdistan’da yirmi beş bin civarında şehidi vardır. Rojava Devrimi bile özgürlük için ne bedeller ödendiğini gözler önüne sermiştir. Kobanê şehri köyleriyle, mahalleleriyle birlikte yerle bir olmuştur. II. Dünya Savaşı'nda bile görülmemiş biçimde Kobanê tümüyle yıkılmıştır. Rojava’da savaşın ilk yoğunlaştığı Serêkaniyê’de de evler Türk devletinin desteklediği düşman saldırıları altında yerle bir olmuştur. Bu açıdan özellikle Kürtler özgürlük kazanmak istiyorsa ölümleri de göze alacaktır, evlerinin barklarının yıkılmasını da. Ya köle olmayı kabul edeceklerdir ya da bu bedeli ödemeyi. Kürt halkı kırk yıllık özgürlük mücadelesi sonucu ulaştığı özgürlük ruhu ve bilinç düzeyiyle köleliği kabul etmeyeceğine göre, bedellerini ödeyip özgürlüğü kazanma mücadelesini sürdürecektir. Kuşkusuz hiç kimse ağır bedellerin ödenmesini istemez. Demokratik yollardan sorunların çözülmesini arzular. Ancak Kürtler üzerindeki kültürel soykırımcı sömürgeci egemenlik çok katı olduğundan, özgürlük ve demokrasi mücadelesi de ağır bedeller ödemek zorundadır.
Bu gerçeklik ışığında savaşan halk gerçekliği haline gelmek, Kürt Halk Önderi'nin bütün Kürtlere talimatıdır. Önder Apo “halk ot yiyerek, toprak yiyerek yaşamını sürdürüp direnmesini bilmelidir” demektedir. Rojava için de, Bakur, Başûr ve Rojhılat için de bunu söylemektedir. Bu nedenle Rojava’da şuyumuz eksik, buyumuz eksik denildiğinde Kürt Halk Önderi buna tepki göstermiştir. “Özgürlüğü için savaşan bir halk şuyumuz, buyumuz yok demez” demiştir.
Tabii ki özgürlük direnişi eski düzeni bozar. Çünkü direniş olduğunda sömürgeciler, zalimler saldırır, halka zarar verir. Kürt düşmanları özellikle Türk devleti söz konusu olduğunda saldırıları daha da zalimce olur. 1990’lı yıllar bunun kanıtıdır. Ancak bugün Kürtler onurlu bir halk haline gelmişse; dünya Kürt halkını onurlu görüyorsa, Kürtlerin herkes karşısında başı dik hale gelmişse, Rojava Devrimi gerçekleşmişse bunu sağlatan en başta da 1990’lı yıllardaki serhıldanlardır, halkın direnişidir, ödediği bedellerdir. Bu bedeller olmasaydı bugün özgürlüğüne aşık Kürt halk gerçekliği yaratılabilir miydi?
Şu anda Türk devleti yine halka saldırıyor, gençlerimizi, çocuklarımızı öldürüyor. Tabii buna tepki duymalıyız, öfke duymalıyız. Ancak bu mücadeleyi daha fazla yükseltme gerekçesi olmalıdır. Ah, of demeye neden olmamalıdır. Yaşananlar karşısında ah, of demeden direnişi yükseltme iradesi ortaya konulmalıdır. Böyle zalim sömürgecilerden hayırlı bir şey beklenemez. Böyle bir zalim iktidardan insaf beklenemez. Zalimlerin eli ancak direnişle kırılır. Ancak direniş bu saldırıları püskürtür. Ancak direniş bu saldırıların olmadığı özgür ve demokratik yaşamı ortaya çıkarır.
Şimdi yapılması gereken, Kürdistan’ın tüm şehirlerinde, kasabalarında, mahallelerinde, köylerinde, Türkiye'nin metropollerinde serhıldanı ve demokratik direnişi gerçekleştirmek olmalıdır. Şu anda tarihin Türkiye halklarının önüne koyduğu kutsal görev budur.