Welat KÜRECİK

“Devlet maliyesinin zayıflığı, ordunun vatanından uzak düşman arazisinde savaşması, daha çok lojistik destek ihtiyacını gerektirir. Uzaktan yardımla yaşamak zorunda kalan ordunun halkı fakirleşir.”       Sun Tzu

Savaşın Maliyeti” başlığı aslında bizim değil ünlü savaş filozofu Sun Tzu’ya aittir. Sun Tzu bundan iki bin beş yüz yıl öncesinde “Savaş Sanatı” isimli bir kitap yazmış ve bu kitap, o günden bugüne kadar daima komutanların yararlandığı bir eser olmuştur. Günümüzde de birçok askeri akademide hala ders olarak verilmektedir. Sun Tzu’nun bu eserinin ikinci bölümünün başlığı ise “Savaşın Maliyeti” dir. Yukarıdaki söz ise bu bölümün onuncu maddesidir.  Ayrıca bundan iki bin beş yüz yıl öncesinde yazılmış bu kitabın ikinci bölümünün son maddesi de ilgi çekicidir. Sun Tzu der ki; “Şu çok iyi bilinmeli ki, ordu komutanı halkının kaderini, ülkesinin barış ya da tehlike içinde yaşamasını elinde tutan kişidir.”

Bundan iki bin beş yüz yıl öncesinde bile savaşın kazanan taraf için bile çok ağır bedelleri olduğunu Sun Tzu belirtmiştir. Bugün Türkiye ekonomik bir krizi yaşamaktadır. Buna rağmen Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik durumun Türk devletinin Rojava, Efrîn ve Güney Kürdistan’ı işgal etme politikalarıyla ilişkili olduğu hiç gündeme getirilmemektedir.  Erdoğan rejimi ve medyası daima ekonomik durumu “şer odaklarının borsa oyunları” olarak lanse etmektedir. Ama bunun yaşanan gerçeklikle yakından uzaktan bir ilgisi yoktur.

Biz Zagros dağlarında yaşanan savaşa tanık oluyoruz. Türk devletinin askeri anlamda bu bölgelerde uyguladığı taktiksel yaklaşımı bire bir görüyoruz. Burada şahit olduklarımız Türk devletinin hiçbir maddi ve manevi değeri önemsemediğini gözler önüne sermektedir. Faşist bir rejimden, zaten burada yapılan maddi harcamaların tüm Türkiye halklarının geleceğini ilgilendirdiğini düşünmesini beklemek tabiri caizse “eşyanın tabiatına aykırıdır.” Fakat 16 yıllık  AKP iktidarında tasfiye edilen ve yerine atanan “Erdoğancı” genarallerin ise savaş konusunda bu denli cahil olmaları şaşırtıcıdır. Bu konuda şikayetçi olduğumuz söylenemez fakat bu dağlarda Türkiyeli halkların, emekçilerin geleceklerinin, iktidar uğruna kanlı bir biçimde, nasıl hunharca israf edildiğine tanık oluyoruz, dolayısıyla gözler önüne sermek de bizler için bir görevdir.

Günümüz savaş doktrininde artık profesyonel asker kavramı vardır. Askeri güçler küçük birimler halinde hareket eder ve nitelikli, ideolojik kimselerden oluşan bu küçük birimler hem manevra kabiliyeti anlamında üstün hem de taktik bakımından zengindirler. Bugün sadece gerilla savaşında değil tüm dünya ordularında bu anlayış esas alınmaktadır. Ancak Faşist Türk devletinin bundan anladığı para karşılığı çalışan ve hiçbir değeri olmayan, niteliksiz hatta toplumsal yaşamda kendine yer bulamayacak insanları toplayıp cepheye sürmektir. Türk ordusunun “profesyonel asker” anlayışı, ölümlerini kimsenin umursamayacağı, çaresizlikten eline silah almış, insan topluluklarıdır. Bu yüzden Türk ordusunun iki kişilik mevzilerinde 10 askere rastlamak mümkündür.

Hayatlarında ilk defa adını duydukları ve ilk defa gördükleri tepelerin üstüne “açık hedef” olarak bırakılan bu insanların, lojistik ihtiyaçlarını karşılamak hatta bir de onları orada tutacak lüksü sağlamak başlı başına büyük bir masrafı ifade etmektedir. Ayrıca bu tepelerin üstüne açık hedef olarak bırakılan bu askerler sürekli gerilla güçlerinin hedefi olacağını düşündükleri için ve hareketli gerilla güçlerinin nereden ve ne zaman harekete geçeceği belli olmadığından, aralıksız olarak uçsuz bucaksız araziyi havan, obüs ve tank atışlarıyla bombalamaktadırlar. Çoğu zaman bu atışlarda onlara yeterli cesareti vermez, bu yüzden savaş uçakları rastgele araziyi bombalar. Kuzey Kürdistan’ın tüm dağlarında bu, her gün tekrar ve tekrar yapılır. Bu atılan bombaların parası Türkiye halklarının cebinden çıkmaktadır.

Profesyonel gerilla güçlerine karşı savaşan bir ordunun masrafı oldukça fazlasıdır. Erdoğan, kendi “tek adamlık” kariyeri için bu kadar kan dökmesinin yanı sıra, kendi tanımlamalarıyla “düşük yoğunluktaki bu savaşa” sürekli olarak milyarlarca dolar para harcamaktadırlar. Türk ekonomisi sadece Erdoğan dönemine özgü bir bunalımı yaşamamaktadır. Türk ekonomisi daima buhran içinde olmuştur. Ancak Erdoğan geçmişten farklı olarak bu buhranı ya da krizi kabul etmemekte, aksine Türk devletinin ekonomisinin büyüdüğünü söylemektedir. Yaşanan bu ekonomik durumun ise büyüyen Türkiye’nin önünü kesen bir ilizyon olduğunu söylemektedir. Ancak Türk devleti, kırk milyon nüfuslu bir halk olan Kürt halkıyla savaşmaya devam ettikçe, ekonomisi asla düzelmeyecektir. Şu gerçek çok net bir biçimde ortadadır; Erdoğan, felakete savrulmaktadır ve bu felaketten kurtulmak için büyük bir kumar oynamaktadır. Bu kumarda Erdoğan masaya kesinlikle kendisine ait olmayan, Türkiye halklarının, emekçilerinin birikimlerini ve geleceklerini koymaktadır.