Son dönemde AKP’nin bir saplantı halinde ABD ve geleneksel müttefiklerini Suriye’ye yönelik askeri bir müdahaleye çağırması ve bu tavrı G20 Zirvesi’nde de devam ettirmesinin nedenleri üzerine düşünmek ve abartısız olarak hükümetin yakın geleceğe dair niyetlerini okumak, yükselen tehdide karşı tedbir üretmek açısından giderek daha da önem kazanmaktadır.

AKP açısından böyle bir müdahale artık bir kaçınılmazlık düzeyindedir. Bu savaşkoliklik durumu emperyal güçler tarafından da kullanılmaya hazır bir kıvama gelmiş görünüyor. Hükümetin böyle bir müdahale ile sağlamak istediği avantajlar nelerdir?
İlki Rojava’nın PYD önderliğinde bir İdari ve ekonomik yapıya kavuşarak sistem alternatifi yeni bir model oluşturmasının önüne geçmek ve buna paralel olarak Güney Kürdistan’ı ve Kuzey’i kapsayacak bir coğrafyada Kürt Özgürlük Hareketi’nin yükselen gücünü kırmaktır. Bu temelde Kürtler arası siyasi birliğin en ciddi adımlarından biri olan Kürdistan Ulusal Kongresi kasım ayına ertelenmiş bulunuyor. Bu zaman aralığında güç dengelerini değiştirmeyi hedefleyen operasyonel bir takvim varmıdır, yoksa sadece belirsiz bir zaman kazanma girişiminden mi ibarettir, bunu bilemiyoruz. Ancak Suruç hattına yönelik ciddi bir askeri yığınağın birkaç gündür başlamış olması yalnızca sınır güvenliğine yönelik bir adım olmanın çok ötesinde bir işgal hazırlığını hatırlatmaktadır. Rojava üzerinden bir işgale vize almak ve hatta bunu Güney’in bir şekilde onayını da alarak hayata geçirmek, küçümsenmemesi gereken bir olasılıktır.
Suriye’nin petrol kaynaklarının bütünü Rojava’dadır. Türkiye’nin henüz egemenlik hukuku netleşmemiş olarak gördüğü bu alanı kendi kontrolüne alma planlarını mutlaka yapmakta olduğu ve bu konuda PYD’nin bu sömürgeci ve mandacı stratejiye direneceğini bildiği için farklı ve işbirliğini kabul edecek alternatifler aradığı bellidir. Dolayısıyla Salih Muslim’in Türkiye’ye davet edilmesi bir diplomatik ilişki başlangıcından ziyade yakından tanıma ve zaman kazanmaya dönük bir girişimdir. Bunun böyle olduğu bir yandan görüşürken diğer yandan da El Nusra çetelerinin eğitim, mühimmat ve operasyonel olarak desteklenmesinden bellidir. Diğer yandan son dönemde PKK’yi merkeze alan bir anti propagandaya hız verilmiş olması bu tabloyu tamamlamaktadır.
Özetle, Sayın Cemil Bayık’ın son açıklamalarında sözünü ettiği Türkiye’nin kapsamlı bir savaşa hazırlandığına dair uyarılar asla küçümsenmemeli ve dikkate alınmalıdır. Devlet, iki yıl önceki savaş konseptinden çıkardığı derslerle davranmanın hazırlıklarını yapmakta ve bütün gücünü istihbari faaliyetlerine yöneltmektedir. Bu sefer sınırlar içinde kalmayan daha geniş bir coğrafya hedeflenmektedir. Sayıları bugün için 500.000’i aşmış bulunan mülteciler arasından silahlandırılacak intikamcı sünni fanatiklerin savaş gücü olarak kullanılacağı ve hatta bu güçlerin Türk askerinin kalkanı olarak ön saflarda konumlandırılacağı bir kirli plan asla göz ardı edilmemelidir. Rojava’nın gerilla mücadelesine çok da elverişli olmayan coğrafyası dolayısıyla Özgürlük Hareketi’nin savaşçı yapısına ciddi darbeler vuracakları umudundadırlar.
AKP ‘nin bütün gelecek planları merkezileştirilmiş bir idari sistemde mevcut çoğulcu parlamenter sistemi bile işlevsiz bırakmayı hedefleyen ve en ufak bir demokratik muhalefeti bile meşru saymayan bir diktatörlük ile gerçekleştirilebilir. Bu nedenle sözünü ettiği demokratik adımların bütünü demagojiden ibaret bir yüzeyselliği aşamamakta ve toplumun kendisine olan inancındaki yıpranmayı görerek bir türlü gerçekleştiremediği ileri demokrasi ve halklar arası barışın gerektirdiği reformları yapmak yerine toplumdaki gerici ve muhafazakar yapıyı güçlendirecek bir savaş siyasetini seçmeyi daha gerçekçi görmektedir.
AKP böyle bir savaş halini kullanarak son dönemdeki iktidar yıpranmasının da önüne geçmeyi hedeflemektedir. Küresel sermayenin dolar arzı üzerinden sürdürdüğü mali politikalara yakın gelecekte son vereceğini ilan etmesiyle ekonomisi en fazla yara alacak olan ülkeler içinde ilk sıraya yerleşmiş olan ve şimdiden ciddi sermaye kaçışlarına engel olamayan Türkiye, kaçınılmazca içine girmekte olduğu bu fırtınalı krizden bölgesel bir savaşa tutunarak çıkmayı öngörmektedir. Bilinir ki savaşlar, diktatörlüklerin kendilerini tahkim ettikleri ve her türlü muhalefeti yok etmenin imkanlarını ve gerekçelerini bulabildikleri uğursuz bir fırsattır aynı zamanda. Nitekim Yalçın Akdoğan’ın başkanlık sisteminin üstünlüğü üzerine kaleme aldığı son makalesi hükümetin amaçlarını ve bu yolda kendini tahkim etme planlarını açığa vurmaktadır.
Bu çok kısa özetten de anlaşılacağı üzere, liberal aydınlarımızın düşünce ortamımızı etkisi altına alan iyimser ama öngörüsüz yaklaşımlarının tersine süratle yaklaşmakta olan bir karanlıkla karşı karşıyayız. Uyanık olmak, safları sıklaştırmak ve kavgaya hazır olmak gerekiyor.
Görünen o ki Türkiye, tarih sahnesinde bir kez daha kendisini büyük yıkımlara sürükleyecek kaderi seçecek gibi görünüyor. Belki de aydınlık bu karanlığın gerisinde bizimle buluşmayı bekliyor.