Elif Kaya

İnsan, anlam verebildiği ve anlamın gizine erdiği oranda değerlidir. Değerin parametresi anlam verme gücünde gizlidir. Ne kadar anlam o kadar özgür yaşam…

Bilinir ki anlam yitiminin yaşandığı ortamlarda ne özgürlükten, ne yaşamdan bahsedilir. Tabi sadece canlı olma halini yaşam diye tanımlamazsak. Lakin canlı olmak yaşamı tanımlamak için tek başına yeterli bir veri değil.

Yaşam, anlamlaşarak ve anlam dünyasında yaratılan değerlerle buluşarak mümkündür. Toprağıyla, kültürüyle, inançlarıyla, toplumsallığıyla ancak insan olma tanımına erişilir.

Bu günkü anlam dünyamızda ilk insanın derin izleri var. Onun anlam dünyası üzerinden hala yol alıyoruz. Kimi kez tökezleyerek, kimi kez uçurumun kıyılarına savrularak, kimi kez uçurumu boyluyarak. Kimi kez anlam yitimiyle büyük kavgalara tutuşarak. Var olmak, anlamlaşmak için mücadele veriyoruz.

İnsanın ilk anlam arayışı varlığını tanımlamaya dönük olsa gerek. Varlığını tanımlamak için yaşamı, yaşamı tanımlamak için ölümü anlaması ve tanımlaması gerekmiştir. Binlece yıllık mücadelenin sonunda ne yaşam, ne ölüm sırrını insana bir bütün ayan etmiştir. Anladığı kadarıyla yaşamsallaştırıp, kültüre dönüştürmüştür.

Yaşam kadar ölümü de kutsal saymıştır. Ölümü yeni yaşama açılan bir kapı, ruhun yeni bir forma göç etme süreci olarak tanımlamıştır. Halen Kürtçe’de ‘ölüm’ kelimesi yerine kullanılan “koç kir” kelimesi kaynağını buradan alır. Bu nedenle ölüm de en az yaşam kadar kutsal sayılmıştır. Ölüm ritüellerinin doğum ritüellerinden daha kapsamlı ve önemli yer tutması bununla bağlantılıdır..

İktidarlar üzerinde yükseldiği zeminde anlam yitimini başarmadan iktidarlarını sürdüremeyeceklerini bilirler. Bu nedenle egemenliği altına aldıklarının yaşamlarının değersiz olduğu duygusunu aşılamak için kıyasıya bir savaş verirler. Değersiz olan sorgulamaz, değersiz olan her türlü sömürüye açık, değersiz olan direnmez, irade olmaz…

Yaşamın değersizliğini, ölüsüne saygısızlık ederek gösterirler. Panzerlere bağlayıp sokak ortasında sürüklemek, helikopterlerden aşağı atmak, asit koyularında eritmek, toplu mezarlara gömek, cesedi teşhir etmek, parçalamak, toplumsal inançlara göre gömülmesini engellemek vs… Bu insanlık dışı uygulamalar ölen kişiden daha çok geride kalanlara korku salıp, varlıklarının değersizleştirme amaçlıdır.

Tabi bir de ölümün hafızasından duyulan korku vardır. Hiç kuşku yok ki en güçlü hafızalardan biri de ölümün hafızasıdır. Her mezarlık bu anlamda tarihi bize ulaştıran güçlü bir hafızadır. Geçmiş ile günümüz arasında güçlü bir bağdır. Öyküsünü nesiller boyunca aktarıp, her nesilde kendini yaşatır. Bu nedenle sadece öldürmekle yetinmeyen faşist iktidar, mezarlıkları tahrip ederek, cenazeleri kaybettirerek bu hakikatin kendini açığa vurmasının önünü almaya çalışır.

Ancak hiç bir şey ölüm olgusuna yanlış yaklaşım kadar bumerang etkisine sahip değildir. Dönüp, dolaşıp sahibini vurur. 10 temmuz 1990 yılında Vedat Aydın’ın cenaze merasiminde tüm Amed’in öfke seline dönmesi, 28 Mart 2006’da Bingöl’de şehit edilen 14 gerillanın cenaze merasiminin bir serhildana dönüşmesi halkın varlığına yönelik tehdite cevabıydı. Tüm Kürdistan, yekpare olup, “varlığım değerlidir”, dedi.

Halise İpek, postaya verilen bir kutu içindeki oğlu Agit’in cenazesini dört gün önce kucaklarken resm edildi. Tam üç yıl sonra… her günü ölüm gibi ağır olan bir zamandan sonra, bir posta kutusu içine konulan bir kaç kemik kendisine yolandı. Vicdan yitiminin dip noktası...

Agit, ölümde yaşamı yaratmanın diliyle kendini anlatacak... Bu saygısızlık tüm insanlığadır, unutulmayacak.