Kimi toplumlar tarihlerinin belirli döneminde önce sebepsiz zenginleşme, hemen sonrasında ise; hem ahlaki, hem de ekonomik çöküntü ile karşılaşırlar. Bunun tarihte en iyi bilinen örneği İspanya’dır.

Onbeşinci yüzyılın ortalarından itibaren başlayan sömürgecilik faaliyetleri sonrasında İspanya’ya muazzam bir altın ve gümüş girişi oluyor. Bu ilk başta çok iyi bir şey gibi görünüyor. Kısa süreli ve hızlı bir zenginleşme süreci yaşanıyor. İspanya’da emeğe dayanmayan bu zenginlik bir dönem sonra toplumun felaketi oluyor. Başkalarının emeğini gasp etme üzerinden gerçekleşen zenginlik bir süre sonra İspanyol medeniyetinin de kendi içinde çürümesine ve git gide uluslararası rekabetin dışına düşmesine neden oluyor.

Modern zamanlarda benzer bir sorunu Hollanda yaşadığı için literatürde ani ve üretime dayanmayan zenginleşmenin neden olduğu ekonomik ve sosyal bozulmaya “Hollanda Sendromu” denilmektedir. 1950’li yılların sonlarında Hollanda’da doğal gaz bulunur. Hollanda yeni dönem enerji üretiminin nükleere yöneleceğini varsayarak yetmişli yılların başlarında hızla doğal gaz rezervlerini çıkarmaya ve satmaya başlar.

Bir anda hızla zenginleşen Hollanda’da sanayi ve tarımsal üretim hızla geriler; fakat bir süre sonra bunun farkına varan Hollanda hemen sonra yeniden kendini toparlar ve kaynaklarını sanayi ve tarımsal üretime yönlendirir. Fakat birçok ülke Hollanda kadar kolay ve hızlı durumu tespit edemez, etse bile sorunu çözecek iradeyi gösteremez.

Günümüzde Venezuela buna en iyi örnektir. Gayri Safi Milli Hasılasının neredeyse yüzde 90’ını petrol ve gazdan sağlayan Venezuela’da sanayi ve tarım neredeyse durmuş ülke hemen hemen bütün ürünlerde ithalata bağımlı hale gelmiştir.

Böyle ülkelerde sadece bir süre sonra ekonomik yıkım değil; aynı zamanda ahlaki ve sosyal yıkım da yaşanmaktadır. Rüşvet, yolsuzluk, yandaşlarını kayırma günlük hayatın bir parçası haline geliyor; yargı tarafsızlığını neredeyse tamamen kaybedip iktidarın basit bir enstrümanına dönüşüyor. Toplumda yönetici sınıflar ve devletin yanında saf tutmuş çevreler zevki sefa içerisinde yaşarken, geniş halk yığınları yoksulluk sınırında yaşıyorlar.

Kimi çevreler Türkiye’nin de 2002 sonrası bir tür Hollanda Sendromu’na (hastalığına) yakalandığını söylüyorlar, ki ben de bu fikre katılıyorum. Türkiye’nin durumu belki bire bir klasik Hollanda Sendromuna benzemiyor; fakat 2002-2010 arası Türkiye’de ekonomik performansla izah edilemeyecek bir gelişme dönemi yaşandığı bir gerçektir.

Gelin sürecin en başına dönelim. 2001 krizi oluyor; Kemal Derviş ekonominin başına geçiyor, Bankacılık Sistemini ve Kamu Maliyesini düzenliyor ve kamudaki açıklar bıçak gibi kesiliyor. Türkiye ABD tarafından ‘model ülke’ olarak ilan ediliyor ve Türkiye’ye AB perspektifi veriliyor. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan‘ın yoğun çabaları sonucunda Türkiye bir çatışmasızlık dönemine giriyor, 2008 krizinin etkilerinden kurtulmak için dünyanın önemli ülkelerinin Merkez Bankaları parasal genişleme sürecine giriyorlar. Türkiye devleti bu süreçte bütün dünyada para bulmakta zorlanmıyor. Bunun sonucunda TL yabancı paralar karşısında aşırı değerli hale geliyor, 1 Dolar 1,20 TL’ye kadar geriliyor. 3500 Dolar civarında olan milli gelir 10.000 Dolarlara doğru tırmanışa geçiyor.

Bu listeyi daha da uzatmak mümkün; bir ülkenin neredeyse yüz yılda bir başına gelebilecek bütün olumluluklar AKP’nin iktidar olduğu Türkiye’nin başına geliyor. Fakat son tahlilde bütün bu olumlu gelişmeleri Türkiye’yi yönetenler ülkenin gelişmesi ve kalkınması için değerlendireceklerine kendi bireysel ve grupsal çıkarları için kullanmaya başladılar.

Aşırı değerlenen TL nedeniyle ülke ekonomisi tarımda ve sanayide ithalata yöneldi. Tarımsal ve sanayi üretimi neredeyse durma noktasına geldi. Ekonominin neredeyse tamamı katma değer üretmeyen; inşaat, alış veriş merkezi gibi alanlara yöneldi. Sebepsiz ve kolay para başta iktidar sahipleri olmak üzere bütün toplumu ahlaki olarak çürüttü. Hem bütün ülke hem de tek tek bireyler aşırı borçlanma nedeniyle iflasın eşiğine geldi. Türkiye artık bir tür Venezuelalaşıyor!

Düşünün, Türkiye gibi bir ülkede insanlar pazardan; patlıcan biber alamaz noktaya geldiler; sanayi üretimi neredeyse durdu, birçok uluslararası marka Türkiye’yi terk ediyor. Türkiye muazzam bir çürüme yaşıyor. Erdoğan rejimiyle bu çürüme artarak devam edecek; Türkiye ya bu rejimden kurtularak yeni bir başlangıç yapacak, ya da en dibi görecek.

Bu bilinçle bu ülkeye bir şans daha vermek için mücadeleye devam etmeli, ama en kötüye de hazırlıklı olmalıyız.