
Eko- sistem çokluk içinde birlik ilkesi gereğince çokluğun ve çeşitliliğin fonksiyonu ile kendisini yeniden üretir. Ekolojik ve toplumsal istikrar; tekliğin ve türdeşliğin değil, çokluğun ve çeşitliliğin birbirini tamamlaması ile mümkündür. Genelde devletçi sistem, özelde de ulus devlet doğaya ve insan toplumsallığına tekçiliği ve türdeşliği dayatır, çokluğu ve çeşitliliği ret eder. Bu nedenle yapısal ve tarihsel kriz halinden kurtulamaz, siyasal, ekolojik ve toplumsal istikrarsızlığı hep yaşar. Hiyerarşiyi, sınıfsal farklılığı, güç ve erkin merkezileşmesini esas alan ulus devlet; krizi aşmak adına her seferinde savaş, katliam ve soykırıma başvuran bir canavara dönüşür. Bu canavardan ahlâklı olmasını, etik kurallarla hareket etmesini beklemek abestir. Çünkü o, her tür ahlaksızlığın, kötülüğün ve hastalığın üretildiği doğal ve demokratik yaşamdan sapma sonucu ortaya çıkan toplum dışılıktır.
Devletli sistem her şey gibi eko-sisteme de tüketilecek bir nesne diye yaklaştığından ekolojik kırıma neden olur. Parça bütün ilişkisi ve doğal seleksiyon sayesinde yaşanan ekolojik istikrar, edüstriyalizmin eko-sistemin bu tarihselliğine müdahale etmesi nedeni ile önüne geçilmez doğal felaketler yaşanmaktadır.
Covid-19 ister iddia edildiği gibi üretilmiş olsun, ister sistemin hizmetindeki bilimciliğin söylediği gibi Yarasa’dan virüsün yayıldığı doğru olsun fark etmez. Her iki durumda da; küresel düzeyde tüm dünyaya çok yakın zaman aralığında yayılması ve çoklu ölüme neden olması için aracı bir yapıya ve onu organize eden bir üst akla ihtiyaç vardır.
Küresel düzeyde oldukça yaygın yaşanan bu biyolojik salgın/saldırı ile insanlığı hem çaresizliğe sürükleyen, hem de gelecekte uygulamak istedikleri siyasal düzenlerinin iknâsı için her gün yeniden korku üreten bir güç ve iradenin olduğu ortadadır. Aynen DAİŞ’in ilk ortaya çıktığında uluslararası medya üzerinden yayılan korkunun kat be kat çok daha büyük bir korku ve panik havası koronavirüsü üzerinden estiriliyor. İktidar ve güç sahipleri yaşlı tertelesi ile engelli ve kronik hastalığı olan ötekilerin katliamıyla yaratıkları korku fırtınası sayesinde tasarladıkları düzenin taşlarını döşemeye bakıyorlar. Böylelikle bir yandan sağlık ve sigorta sistemleri üzerinde yüksek maliyet olarak gördükleri bu toplumsal kesimlerden kurtulmuş olacaklar, öte yandan da milyarlarca vaka ve bu vakalarda yaşanacak çoklu ölümler üzerinden estirdikleri korku fırtınasında kendi sistemlerini uygulamada biz geride kalanları iknâ etmeye çalışıyorlar. Bununla kalmayıp saadet zincirlerinden sapan güç odaklarını bu biyolojik saldırıyı fırsata dönüştürüp onları dizayn ediyor, kendilerine ayak bağı olan sektörleri iflas ettiriyor, kimi ekonomileri çökertmeye çalışıyorlar.
Anlaşılacağı üzere üçüncü dünya savaşı biyolojik, teknolojik ve ticaret savaşları olarak devam ediyor. Koronavirüsü üzerinden yürütülen savaş hali devletin devlete karşı savaşından çok devletçi sistemin insan toplumsallığına karşı savaşı olarak devrededir. Çünkü kapitalist modernite yakın dönemde uygulamaya sokacağı yeni sistemi için çoğunluğu ikna etmeye ihtiyacı var. Devletçi iktidarcı sistem savaş, katliam ve soykırıma başlamazdan önce kimi gerekçeler ileri sürerek toplumu ikna etmek, toplumda rıza üretmek zorunda hisseder kendisini. Önceki katliam, uygulama ve eylemleri öncesinde bize gerekçe olarak söyledikleri ile kullandıkları yol ve yöntemlerin benzerleri ile bugün bir kez daha bizleri ikna etmek için söylüyorlar. Bu ikna da şimdilik zor aygıtları yerine siyaseti, dini, sağlık, eğitim, ekonomi politikalarını ve medyayı devreye koyarak bu işin üstesinden gelmeye çalışıyorlar.
Salgının/ saldırının bir aşamasından sonra soğuk mahzenlerde tuttukları kimyasalları aşı, ilaç diye pazarlayacak, iyilik meleği rolüne soyunacaklardır. O ana kadar kaybolan yaşam umudumuzu çözüm diye bize pazarlayacaklar; ‘denize düşenin yılana sarılması’ misali sistemlerine rıza göstermemizi dayatacaklar. İflas eden, çürüyen neo- liberal kapitalizme karşı direnişi kırmak, sistemi riske etmeden sürdürmek için bunu kendileri için olmazsa olmaz görüyorlar.
Sendikasızlığı, güvencesizliği ve örgütsüzlüğü topluma dayatarak kendisini sürdürmek isteyen neo- liberalizmin çürüme ve çöküşe yöneldiği bu dönemde sağ popülist eğilimler gelişmiş, faşizm iktidardadır. Emperyalizm faşizmi fırsat bilerek daha ileri hamlelerle birinci ve ikinci doğayı kuşatmak istiyor. Özelleştirme, taşeronlaştırma, sendikasızlaştırma ve örgütsüz kılma ile devam eden bu süreçte bizleri birbirimizden yalıtarak, dayanışmayı engelleyerek, bireyci, bencil kişilik yaratarak işlerini çok daha kolay yoluna koymanın arayışı içindedirler. Savaşa, silaha, devasa asker ve polis gücüne, güvenlik politikalarına yüz milyarlarca doları harcayan devletli sistem iş toplumun sağlığı ve esenliği olduğunda duyarsız davranması bundandır.
Üretimi ve kâr döngüsünü durdurmuyor, salgından toplumu korumaya çalışmıyor, yeni ihalelerle, uluslararası sermayeye alanlar açmaktan bir an için olsun geri durmayan vahşi kapitalizm emeğimize olduğu kadar doğamıza, irademize el koymak istiyor. Devletli sistem ve onun siyasetçileri birlik, beraberlik söylemi ile bir yandan toplumu iknâ etmeye, diğer yandan kutsadıkları devlete hizmet etmeyi görev bilerek hareket ediyorlar. Çok hızlı yayılan bu salgına karşı öncelikli ilk adım; taşıyıcıları karantinaya almak, herkese ana dilinde parasız sağlık hizmetini sunmak, sağlıklı toplumu enfekte olanlardan izole etmekken devletli sistem ve onun yürütme organları bunu yapmaktan kaçınıyor.
Tarih boyunca devletli sistemin hep başvurduğu sokağa çıkma yasağından kâr ve iktidarı için kaçınırken, toplum bu salgında bu ihtiyacı gönüllüce yerine getirmek durumunda kalmıştır. Ulus devletçi sistem sözbirliği etmişçesine hareket ediyor, salgın tüm dünyaya sirayet ettiğinde, çoklu ölümler yaşanmaya başladığında topluma hoş görünmek adına zoraki harekete geçmek durumunda kalmışlardır. Bu nedenle yaşanmakta olan seçici seleksiyonda hepsi suçlu, hepsi birden yaşanan bu katliam ve kıyımda pay sahibidirler. Onlardan çözüm beklemek, insani ve vicdani hareket etmelerini beklemek bize kaybettirir. Kendimize ve örgütlü gücümüze dayanarak ezilenlerin, yoksulların ve ötekilerin çözümde inisiyatif sahibi olmalarını sağlamaktan başka çıkış yoktur.
Toplumu iradesizleştirmek, halklarımızı teslim almak için DAİŞ barbarları üzerinden topluma yaymak istedikleri ölüm korkusunu nasıl ki Kobanê Direnişi ile mezara gömdüysek, yapay zeka ürünü virüs korkusunu da yenebiliriz. Engellileri, kronik hastalığı olan gençleri, yaşlı insanları seçici ölüme terk eden kapitalizmin bu korku fırtınasına karşı demokratik konfederalizmi küresel düzeyde bayraklaştırarak aşabiliriz. Geleceğimizi karartmak isteyen vahşi kapitalizmin dijital gözetleme ve denetim teknolojisine dur demek için bunu yapmak günün en temel insani ve vicdani görevi olmaktadır.