Halkların barış ve demokratikleşmeye ilişkin taleplerinin gerçekleştirilmesi doğrultusunda devlet ya da hükümet tarafından atılacak her adımı desteklemeye gönüllü olduğumu defalarca yazdım. Kalıcı barış ve özgürlüklerin ancak enternasyonalist bir anlayışla donatılmış emeğin kurtuluşuyla gerçekleşeceğine inansam da, bu düşünce, demokrasinin geliştirilmesi doğrultusunda sistem içi düzeltmelere karşı çıkacağım anlamına gelmiyor elbette. Demokratik haklar uğruna mücadele kavramından anladığım da tamı tamına sistem içi reformlardır.

Ama sistem içi reformların, durup dururken, egemen sınıfların "iyi niyetli atılımlarıyla" gerçekleşeceğine inanacak kadar sosyal tarih cahili değilim. Sistem egemenlerinin, reform girişimlerine, ancak sistemin eski koşullarda yürüyebilme yeteneğini kaybetmeye yöneldiğinde başvuracaklarını biliyoruz. Türkiye’de yaşanan siyaset tiyatrosunun özeti de bu temele dayanmaktadır.
***
Kürt halkının PKK önderliğinde sürdürdüğü özgürlük mücadelesi, cehaletle donatılmış eğitimle verilen ‘büyük devlet’ halüsinasyonunu "kağıttan kaplan" misali yırtıverdi. Sömürgeci kapitalist Türkiye Cumhuriyeti’nin çöküşünde ve reform arayışlarının altında yatan temel faktör budur. Ama, halkları bunaltan sistem kıskacını biraz gevşetmek için atılan adımlar, henüz devletin kendi tarihiyle yüzleşmeme; sömürgeci yapıyı terk etme konusunda ikna olmama ısrarı nedeniyle sadece komedi türü tutarsızlıklarla sergilendi. Amed’de "Sorunun adını koyalım; bunun adı Kürt sorunudur" diye haykıran sesin, Ankara’da "yanlış anlaşıldığı" savuyla özür dilemesinin; "Kürt Açılımı" diye başlayan sürecin "milli birlik ve beraberlik" sürecine dönüşmesinin; "çözelim" diye başlatılan görüşmelerin çözümsüzlük noktasına hızla tırmandırılmasının nedeni budur. Türkiye toplum olarak savaştan bıkmış olmasına rağmen devletin kana doymadığı ayan beyan ortadadır. Paris Katliamı da, Roboskî de, Gezi de aynı devlet anlayışının eserleridir.
***
Gelinen noktayı BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş çok güzel özetliyor: "AKP 'nin 17 Aralık operasyonları sonrasında yaptığı hamleler, derin ve paralel yapılarla, yolsuzlukla hesaplaşma adına yapılan hamleler değil. Tersine, AKP kendisini koruma altına alan, antidemokratik, hukuk dışı tedbirlere yöneliyor. Bu dolaylı olarak çözüm sürecinin ruhunu zehirliyor… Attıkları adımlar demokrasiye değil, kendilerine güç devşirme adımlarıdır." Bu tespite bütün benliğimle katılıyorum.
Tayyip Erdoğan, sürecin başarısının temel şartını kendi iktidarının gücünde görüyor. Bu gücün büyümesini sürecin başarısının güvencesi olarak sunmaya çalışıyor. Yalan. Bugün tıkanmış olan sürecin başlatılması da, devletin hiçbir adım atmamasına rağmen sürdürülmeye çalışılması da Kürt Özgürlük Hareketi’nin kararlı duruşuyla gerçekleşen bir durumdur. Kürtler, tarihsel olarak yakaladıkları bir fırsatı maksimal kara ulaştırarak doğru kullanmak istiyorlar. Ama yine Demirtaş’ın dediği gibi, "Barış, Başbakan'ın iki dudağı arasında değildir."
***
Aslında barış ve demokratikleşmeye yönelik devletin sürdürdüğü müzakere yöntemi, sorunu başarısızlığa mahkum edebilecek ilk handikaptı. Yüzlerce yıldır katliamlarla yazılmış bir tarihin sahiplerinin, tarihten utanarak barış görüşmelerini neredeyse Başbakan + MİT ile sınırlı tutmaya yönelmesi, çözümün girdiği ilk çıkmaz sokaktır. Halklar barışı enine boyuna özgürce tartışmadan; istemlerini dillendirmeden; yüz yüze bakarak el ele yürümenin koşullarını birlikte üretmeden gerçekleştirilecek bir barışın baştan eksik doğacağı ve sıkça tekleyeceği kesindir. Sayın Öcalan’ın önerisiyle Kürt Özgürlük Hareketi’nin gerçekleştirdiği Konferanslar da olmasaydı, neredeyse görüşmeler kelimenin tam anlamıyla "halklara kapalı kapılar" ardında sürdürülecekti. Böylesi bir müzakere sürecinin, başta Kürtler olmak üzere, Anadolu-Mezopotamya topraklarının kadim halklarına güven vermesi düşünülemez. Hangi siyasal, sosyal ya da etnik yapıdan gelirse gelsin yapılan açıklamalarda her sözcüğün anlamının tartışma konusu olabilmesinin temel bir nedeni de budur. Bu nedenle, barış ve demokratikleşme sürecinin ilk isteminin barış müzakerelerinin bütünüyle şeffaf olması; kamuoyunun ayrıntılara kadar bilgilendirilmesi; bu alanda tartışmaların düzenlenerek istemlerinin açığa çıkarılabilmesi istemi olmalıdır.
Oysa bugüne kadar hükümetten, sürdürülmekte olan çalışmalara ilişkin yalan haberlerden, desininformasyondan ve keyfi vetolardan, tutuklama ve şiddetten başka hiçbir adım atılmadı. Müzakere vaadinde bulunanlar çocuk mahkumlar üzerinde bile cinsel taciz başta olmak üzere her türlü şiddeti artırarak akıntının tersine yüzmeye çalıştıklarını bir kez daha sergilediler.
Bu nedenle, seçimler süreci, AKP Hükümeti ve Türkiye Cumhuriyeti devletinin bütün yalanlarının deşifre edildiği, devletin tekçi-keyfiliğine boyun eğilmediği; sokakların, meydanların açık tartışma ve eylem platformlarına dönüştürüldüğü bir yoğunlaştırılmış çalışma olarak örgütlenmesi gerekir.
Seçim çalışmaları, halkların barış ve özgürlük istemlerinin, demokratik kitlesel sokak eylemleriyle cisimleşen çığlığı olmalıdır!