
31 Mart seçimlerinden sonra AKP iktidarının verdiği ilk mesaj, “dört buçuk yıl seçim yok ve ülkeyi biz yöneteceğiz” mesajıydı. Bu mesajı hem içeride “büyükşehirleri” kazanan muhalefete ve hem de, özellikle kriz yaşadığı başta ABD ve AB olmak üzere, Batı’ya iktidarı sürdürme “iradesi” olarak dile getirildi. İçte muhalefetin kazandığı belediyelerin, “idari ve mali vesayet” yöntemi ile “el konulacağı” anlamına gelen bu mesajın dışarıya dönük yüzünde, ülkede 4,5 yıl daha “iktidarda” kalma isteğinin açık bir göstergesi olarak okunabilir.
ABD ve AB ile var olan gerilimleri düşürmek amacı ile diplomatik seferler başlatıldı. Kimi yerlerde, Mevlüt Çavuşoğlu’nun Fransız Milletvekili Sonia Krimi ile yaptığı “kavga”, var olan gerilimleri daha da artırırken, Beraat Albayarak ve kimi bakanlar ve “danışmanların” Washington’da başlattıkları uyumlu ve gerilimi indirmeye dönük ikna çabaları ise “inandırıcı” bulunmadı. Kimi dış politika alanlarında “gerilim” politikası izleyen Türkiye, kimi alanlarda ise “mutedil” bir seyir izlemek ve ilişkileri “düzene” sokmak için “tavizkar” tutum izliyor. Bir biri ile çelişen bu tutum, Türkiye’nin “bütünlüklü ve tutarlı” bir dış politika izlemede zorlandığını gösteriyor.
31 Mart seçimlerinden metropolleri “kaybederek” çıkan AKP-MHP iktidar bloğu, yaşadığı “güç kaybı” ve demokrasi güçleri ve özellikle HDP’nin ortaya koyduğu stratejinin başarısı ile yaşadıkları “göreceli gerileme”, dış politikada, etkisini gösterecektir.
AB’nin iktidara yönelik olarak yaptığı “yerel seçimleri tanıyın” çağrısına, Türkiye’nin de üyesi olduğu Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Thorbjorn Jagland Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) aldığı 31 Mart Seçimleri’nde KHK ile işten çıkarılan adaylardan kazananlara mazbata vermeme kararına eleştiren bir mektup yazarak AK’nin tavrını açıkça ortaya koydu. Jagland mektubunda, “Seçim yasası için yasal kesinlik ve yasanın öngörülebilirliği esastır. Demokraside bu tür bir mevzuatın amacı, halkın iradesine saygı gösterilmesini ve engellenmemesini sağlamaktır… Halk iradesinin egemenliğine saygı duyulması zaruridir” mesajını net bir şekilde iletmiş oldu. Avrupa Konseyi seçimlerde “kazananlara” verilmesi gereken mazbataların seçimleri “kaybedenlere” verilmesinin, seçimlerin “meşruluğu” açısından sorgulanacağının da mesajını vermiş oldu.
Washington’da düzenlenen Türk-ABD iş konseyi toplantısında konuşan Beraat Albayrak, bir “yeni reform paketi” açıkladı. Ancak toplantıya katılanların deyimi ile “inandırıcılıktan ve ikna etmeden” uzak bir konuşmaydı. Daha sonra Beyaz Saray’da Trump ile verilen “fotoğraf” hem açıklanan” yeni reform paketi” ve hem de ABD ile yaşanan başta S-400 füzeleri sorunu olmak üzere, ABD’nin yeterince “ikna” edilmediğini gösteriyor.
Türkiye’nin Suriye meselesi nedeniyle, ABD ile yaşadığı gerilimin boyutlarını Rusya belirleyecektir. Rusya ve Suriye İdlib konusunda “sabırlarının” sonuna geldiklerini iletmiş durumdalar. Zamanı kalmadığını bilen Türkiye hem ABD’den Kürtler konusunda “taviz” ve hem de Rusya’dan S-400’ler konusunda “kolaylık” sağlanması konusunda arayış içinde.
Kürtleri pazarlıklarının “odağına” koyan ABD ve Rusya; iki kadim rakip arasında “karmaşık ilişkiler” sergileyen Türkiye’ye istediklerini vermek için, alacakları hangi “tavizler” karşılığında olacağının hesaplarını yapmaktalar.
Burada onlar için tek sorun: Kürtler eski Kürtler değil.
Önümüzdeki dönem, Türkiye dış politikası açısından, batıyla “uyum” arayışlarının bolca “tavizlere” dönüştüğü bir süreç olarak öngörülebilir.
Tabi bu tavizlerin ağır faturasını Türkiye halklarına ve Kürtlere “ödetme” koşulu ile.