Bir de madalyonun diğer yüzüne bakalım, pek konuşulmayan, az bilinen ve zor olana. Bazı provokatif sorularla başlayalım: İki milyon Kürdistanlının yaşadığı Avrupa’dan kaç ciddi delegasyon gitti ülkeye? Bu delegasyonlar için bir bütçe ayrıldı mı? Avrupa’nın hangi partileriyle kurumsal ittifaklar oluşturuldu?
Sezar’ın hakkını Sezar’a verelim. İsveç ve Almanya’nın bazı eyaletlerinden delegeler gitti. Buralardaki Kürdistani kurumlar imkanlar ölçüsünde siyasi parti ve sivil toplum örgütlerinden gruplar yolladılar. Fakat genel anlamda bu konuda yetersiz kalındı, bildik, alışılageldik yöntemlerle çalışıldığı için, biz bize bazı marjinal gruplarla sınırlı kaldı bu delegasyonlar. Delegasyonlar için bir bütçe ayrılmadı. Batılı siyasetçilerin ve sivil toplum örgütlerinin bu konular için önemli bir bütçeleri yok. Kürt kurumları da onlara sanki bizlere borçlularmış gibi yaklaşıyor. Kurumsallaşmada adeta bir devlet gibi işleyen ve yerine göre bir devletin bütün meşruiyetini haklı olarak talep eden Kürtlerin, “dış ilişkiler” dediklerı kurumun bir bütçesi yok. Yani kasası olmayan kurum. Bir konferans, bir seminer, bir delegasyon hazırlanacaksa “yurtsever esnafların” kapısı çalınır. Bu kapının çok aşındığı bilindiği halde. Kürt esnafların ülkedeki mücadeleye, belli kurumların işleyişi için olması gereken desteği sunuyorlar ve birer vatandaş görevlerini yerine getiriyorlar. Fakat diplomatik kurumların konumu, işleyişi farklı, kendine özgü çalışma koşulları var. Dolayısıyla bütçesi de bu çerçevede şeffaf şekilde oluşturulmalı.
Avrupa’nın ciddi siyasi parti, sivil toplum örgütleriyle ilişkiler de oluşturmada yetersiz kalındı. Kurumlar bu konuda da cılız, marjinal ve içlerine kapanık işliyorlar. Yapılan kültür etkinliklerinde türbesi dil Türkçedir ve kendimiz alıp kendimiz oynuyoruz. Bütün etkinlikler ülkeye dönüp, Avrupalıları da katmaya yönelik niyetiyle yapılmasına karşın, istenilen hedefe neden ulaşılamadınız üzerinde kafa yormak gerek. Ama bunun için de öncelikle statükonun sorgulanması ve raporu kurtarma korkusunun aşılması gerekir. Kısacası Avrupalı kurumlarla varılan ilişkiler de “kelin ilacı olsa kendi başına sürer” misali bize muhtaç marjinal kesimlerden öte değil. Avrupalı siyasi partilerle varolan cılız ve geçici ilişkiler kurumsal, eşit temelde, ortak proje ve ittifaklara dönüşebilecek ilişkiler değil. Bu noktada da öncelikle “bu emperyalist devletlerin parti ve kurumları zaten böyledir” yüzeysel anlayışının aşılması gerek.
Kısacası Kürt diplomasisinin artık kurumsallaşması gerekiyor. Avrupa’nın seçkin üniversitelerinde okumuş, okuyan gençlerin yeteneklerinden yararlanılması ve bu potansiyelin örgütlenmesi gerekiyor. Kürdistanlı azınlıklar, gayrimüslimler ülkenin zenginliği olarak ele alınıyor ve bu dinamik Batılı toplumlarla köprü oluşturamada önemli bir işlev görebilir. BDP, önemli ülkelerde temsilcilik ve bürolar açmalı, buralarda çifte vatandaş, Avrupa siyasetinde aktif, eğitimli Kürdistanlılara görev verilmeli.
BDP Avrupa Birliği ve AB ülkelerinin genel ve yerel seçimlerinde sol partilerle dayanışma, destek ittifakları oluşturabilmeli ve aktör olduğunu kabul ettirmeli. Sadece kendi sorunlarımız için kapılarını çalmak, kendi ajanda ve önceliklerimizi dost kurum ve kuruluşlara dayatmak kabul görmez.
Seçim ve diaspora