Direniş ve başkaldırının kenti, ezilen, baskı ve zulme uğrayanların; Kürt, Ermeni ve Asuri-Süryanilerin diyari Amed’deyiz. Burada seçim heyecanı çoktan başlamış. Her yerde seçim konuşuluyor; sokakta, pazarda, lokantada, kilise ve cami avlularında, her yer ve mekanda.

İnsanlar kendi partilerine çok güveniyor ve HDP’nin baraj sorunu olmadığını söylüyorlar. Amed halkı yeni yaşam projesini tüm gücüyle destlekliyor, artık barış dolu günlerin uzak olmadığına inanıyor. Bugüne kadar Kürt Özgürlük Hareketi’ne mesafeli olanlar bile, HDP’nin barajı geçmesini ve Ankara’daki Sultan’ın hükmüne son verilmesini istiyorlar.

Sur içinde bir tatlıcının önünde iki kişinin sohbetine kulak misafiri oluyoruz. Bunlardan biri diyor “Ankara’dan 3, İstanbul’dan 8 (milletvekilli) çıkartacağız”. Diğeri ise soruyor: “Abê nasıl olur?” “Olur oğlum olur, benim babam bile oy verdikten sonra, herkes verir”. Öğreniyoruz ki babası yıllarca AKP’ye oy vermiş ama bu seçimlerde HDP’nin kazanması için ev ev dolaşıp oy istiyor. Selahattin Demirtaş ise çok seviliyor.

Diyarbekir halkının HDP’ye ilgisi de, beklentisi de çok yüksek. İnsanlar artık Kürt sorununun çözülmesini, barış ortamının gelmesini istiyor. Panzer ve TOMA’lar arasında yaşamak istemiyorlar. Analar, dağda olan ve yıllarca göremedikleri, koklayamadıkları, saçlarını okşayamadıkları yavrularına kavuşmak istiyorlar. Çocuklar ise tutuklu bulunan ana ve babalarının özgürlüğe kavuşmasını istiyor. Babalar çocuklarının karınlarını doyurabilmek için iş istiyorlar. HDP’nin bu istemlere bir çare, bir derman olabileceğine inanıyorlar.

Amed’de işizlik ve buna bağlı olarak yoksulluk büyük bir sorun. Zaten Ankara’daki merkezi hükümet bilinçli bir şekilde destek vermemiş, yoksulluğu ise tırmandırmış. İşsizlik oranının yüzde 70’lerde olduğu söyleniyor. Belediye imkanlarının kısıtlı olduğu ise ortada. Burada bilhassa Kürt işverenlerine büyük görev düşmekte. Ne hikmetse Kürtler Türkiye’ye, “Batı”ya yatırım yapmak için yarış içindeler. İş yerleri açılıyor, deniz kenarında evler, villalar alınıyor. Çok utanç verici bir durum. Kendi ülkemizde insanlar açlıkla boğuşurken, çocuklar çöplerde yiyecek toplamaya çalışırken, böyle vicdansızlık olmamalı diye düşünüyor insan. İş yeri açılacaksa, ev alınacaksa ve tatil yapılacaksa tüm bunlar Kürdistan’da olmalı.

Diyarbekir’de gün erken başlıyor, özellikle de yoksullar için. İnsanlar sabahın erken saatlerinde bir koşuşturma içindeler. Adeta herkes seyyar satıcılık yapıyor. Kimileri gömlek, kimileri tespih ve çakmak, kimileri ise çorap ve iç çamaşırı satmaya çalışıyor. Urfa Kapı‘da omuzunda çantasıyla Şehmus yanaşıyor yanımıza. Ve başlıyor söze. “Halimizi görüyorsunuz. İnsanlar yoksulluk içinde yaşıyor. Şu alış veriş merkezleri (AVM) çıktı, küçük esnaf perişan. Dükkanlar peş peşe kapanıyor. İçerden yeni çıktım, şimdi çorap satarak evi geçindirmeye çalışıyorum. Bazı günler çoluk çoçuk aç yatıyor. İş lazım bize, iş. Bir şeyler yapın, konuşun, yazın, halimizi duyurun” diyor ve çoraplarını satmak için ayrılıyor yanımızdan. Dört çift çorabı beş liraya satıyor, tabi satabilirse. Şimdi yüz puanlık soruya geliyor sıra. Bir insan ailesini geçindirebilmek için kaç çorap satabilir yoksul bir kentte?

Biraz daha yol aldıktan sonra, bu sefer yaşları henüz 12 ile 15 arasında değişen, ellerinde yarım kuru ekmek, omuzlarında büyük yük arabalarıyla kağıt ve plastik toplayarak ailelerine destek olmaya çalışan çocuklara rastlıyoruz. Bazıları o kadar küçük ki çektikleri arabaların ardında kayboluyor ve çekmekte zorlanıyorlar. Bizi fark ettikleri için sohbet etmeye çalışıyoruz. Ancak fazla başarılı olamıyoruz. Ürkek ve mahçup gözlerle kayboluyorlar Amed sokaklarında.

Adım başı dilenmek zorunda kalan kadın ve çocuklar. Önce yabancı olduklarını düşünüyoruz. Yanıldığımızı kısa zaman sonra, Diyarbekir’de eczacı olan bir arkadaştan öğreniyoruz. Dilenmek zorunda kalanların yüzde doksanı Amed’liymiş!

Dağkapı’da dolaşırken Baran’la tanışıyoruz. Baran henüz 10 yaşında. Ama o da yaşam kavgası içinde. Babası iki yıldan beri tutukluymuş. Babasının içerde yaptığı Kürt rengi tesbih ve anahtarlıkları satmaya çalışıyor. Saatler sonra Baran’ı bıraktığımız yerde buluyoruz. Acaba kaç parça satabildi gün boyu?

Amed adeta iki ayrı dünya. Dicle-Kent, Kayapınar, Yenişehir modern görütüleriyle, alış-veriş merkezleriyle, spor tesisleriyle zenginlerin gözdesi. Buralarda yarım milyon liraya satılan “boğaz manazaralı”, havuzlu lüks dairelere rastlamanız hayal değil. Hatta bu dairelerin büyük bir bölümü henüz bitmeden satıcı bulmuş bile.

Fakirliğin nasıl olduğunu görmek istiyorsanız şayet, o zaman Sur içinde ve etrafindaki gecekondularda yaşayan aileleri ziyaret etmeniz gerekir. Bağlar da bu fakir semtlerden biri. O Bağlar ki devrimin ağır yükünü omuzlamış, kurtarılmış bölge. Sokaklar kirli, asfaltan eser kalmamış yollar, yayılan ağır lağım kokusu, derme çatma evler ve satış yapamadıkları için kepenkleri kapalı dükkanlar. Bariz bir şekilde “kurtarılmış” bölgelerle kazanılması için tüm olanakların seferber edildiği “kurtarılmamış” semtlerdeki farkı ne yazık ki görebiliyorsunuz. Her nedense hizmetin en az uğradığı yerler bizim kurtarılmış bölgelerimiz! Bir terslik yok mu bu işte?


gcinarsahin@googlemail.com