Tesadüf ya, AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında Dicle Haber Ajansı (DİHA) kurulmuştu. O yüzden Apê Musa’nın “Türkiye’nin 55 yıllık girdisinin, çıktısının yeminli, canlı bir şahidiyim. Hem yalnız şahidi mi? Değil! Sanığıyım, mahkûmuyum ve davacısıyım” sözü, bizimle AKP’nin ihtilafını özetler nitelikte. Dolayısıyla DİHA’nın yaşadıklarını aktarmadan önce AKP iktidarının medya üzerindeki hakimiyetini ve bugün geldiği durumu özetlemek istiyorum.  

Karadeniz Bölgesi’nde stajyer bir muhabir olarak deneyimli bir gazeteci arkadaşımla seçimin nabzını tutuyordum. Her yerde Tayyip Erdoğan’ın propaganda için okuduğu ‘Beraber Yürüdük Biz Bu Yollarda’ şiiri seslendiriliyordu. AKP büyük bir umut olmuştu, ekonomik krizin girdabında kurtulmayı bekleyen yoksullar için. Koalisyonlar hükümetinden bıkmış, hukukun itibar kaybettiği, ekonomik krizin derinleştiği, emekçilerin sokaklarda ‘iş, ekmek, barış’ sloganını yükselttiği, Kürt sorununda devletin denediği tüm şiddet, baskı, sömürü yöntemlerine rağmen içine girdiği çıkmazdan çözüm bekleyen halklara ‘mavi boncuklar’ dağıtıyordu Erdoğan liderliğindeki ‘parti’.  


 İlk iş medyada el değiştirme oldu

Noam Chomsky’nin ‘Rızanın İmalatı’ kitabında olduğu gibi egemenlerin medyası, büyük kitleleri inandırmıştı AKP’nin büyük yalanlarına. Övgüler diziliyordu radikal ‘mütedeyyinlerin’ gömlek değiştirmiş ‘muhafazakar demokratlarına.’ Adeta Türkiye halklarının kurtuluşu gibi pazarlanıyordu, Erdoğan’ın her sözü. Büyük puntolarla ‘Türkiye’yi kurtaracak adam’ manşetleri atılıyordu. Bu yıllar aynı zamanda Ermeni, Süryani, Êzîdî, Rum ve Yahudi soykırımlarında el konulan mallar üzerine kurulu medya sahipliğinde el değiştirmelerin olduğu zamanlardı. Devlet, iktidar ve büyük tekel sermayesi elinde bulunan medya tekeli bir bir operasyon yiyor (Uzan Grubu’nda olduğu gibi) ve el değiştiriliyordu.

Sonradan görmüş bir saldırganlıkla iktidar ‘nimetlerinden’ faydalanan AKP hükümeti, ilk iş olarak medya gücünü eline geçirerek devletin baskı altında tuttuğu kitlelerin rızasını kazanma arayışına girdi. Böylece takiye yaptığı ideolojisinin geniş kesimler üzerinde hegemonya kuracağını çok iyi biliyordu. Her medya grubu el değiştirdikçe, iktidarı elinde bulunduran Erdoğan, ‘kendi felsefelerini, kültürlerini ve etik değerlerini’ yaydı; zenginlikleri yandaşlarına paylaştırdı, güçlerini ve konumlarını güçlendirdi. Tüm bunları kitle iletişim araçlarını denetim altına alarak sürdürdü/sürdürüyor. Palazlandırdığı dinci sermaye ile hegemonyasını güvence altına aldı. ‘Devletin İdeolojik Aygıtları’ olarak tanımlanan ‘Kemalist-milliyetçi-militarist’ medya bir bir AKP’nin hizmetine girdikçe ‘Türk-İslam sentezi projesinin’ son aşamasına gelinmiş olundu. İktidarın ağır ama emin adımlarla baskı altına aldığı medya patronları doğrudan tehdit edilerek yayımlanmamış haberler üzerinde baskı kuruldu; Erdoğan’ı eleştiren gazeteciler işinden kovuldu, gözaltına alındı, tutuklandı, sansür ve otosansür ‘tıkırında çalışan bir saate’ dönüştü. Artık iktidar ne istiyorsa o yazılacak, çizilecek, gösterilecek, yayımlanacaktı.

 

 Haber alma hakkı için biz varız

Evet, eskiden ‘umut dağıtan’, şimdi ‘umut tüketen’ bu iktidar ile aynı yıl kurulmuş olmamız tesadüf olsa da, medya üzerinde kurulan hegemonyayı parçalayan yegane kurum olduk. Susmuş, susturulmuş, çapsız ana akım medyanın halkın, halkların haber alma hakkını perdelediği bir süreçte “Biz varız” dedik. “Gerçeklerden asla taviz verilmez” denilerek kurulan DİHA, siyaset bilimci John Keane’nin habere dair “Bazıları, bazı şeylerin bazı yerlerde yayınlanmasını istemez. İşte o şeylere haber diyoruz” tanımlamasını inatla hayata geçirdi. Umutsuz kılınmış, dışlanmış, ötekileştirilmiş tüm güçsüzlerin sesi olmak için yola çıktığımızda, AKP’nin takiyeci olduğunu her haberimizde ifşa ettik. Ana akımın ırkçı, milliyetçi, cinsiyetçi, militarist ve ayrımcı diline karşı barışı esas alarak halkların, kadınların, emekçilerin haber alma hakkını görev edindik. Kin ve nefretten uzak durduk, dil-din-ırk-mezhep ayrımcılığını reddettik, intikam ve erk diline karşı barış gazeteciliğini savunduk, çocukların haklarını koruduk, kadınların çığlığı olduk, emeğin soluğu olduk, yoksulun imdadına yetiştik, göçmenlerin dili olduk. Birçok kesimin boyun eğdiği/eğmek zorunda kaldığı bir süreçte susturulamayan ses olduk. Kürtler başta olmak üzere tüm halkların dili olduk. AKP ile aynı yıl kurulmamız tesadüftü ama bizdeki cesaret hiç tesadüf değildi. Öğretimiz ve cesaretimiz, hakikat arayışçısı Gurbetelli Ersöz’den mirastı. Onlarcasının hayatını kaybettiği, yüzlercesinin tutuklandığı, onlarcasının sürgünde yaşamak zorunda kaldığı Kürt basın geleneğinin bize bıraktığı bu miras, bizim için kutsal bir emanettir. 


Biz iktidarı, iktidar da bizi hiç sevmedi

Hiç yalan söylemedik, yanıltmadık. Asla ‘tarafsız’ gazeteci olduğumuzu söylemedik. Taraftık, tarafımız da güçsüzlerdi. Kalemimiz hep taraf olduğu için muktedirleri, egemenleri, sermayedarları ve iktidarı korkuttu. AKP’yi her yerde, her platformda teşhir ettik, deşifre ettik, gerçekliğini uluorta serdik. Gücümüzü halklardan ve yoksullardan aldığımız için ‘iktidar’ olgusuna hep mesafeli olduk ve hiç sevmedik. Bu yüzden de iktidar bizi hiç sevmedi.

Sevmedi çünkü;

DİHA, Gezi’de oluşturulan komünal değerleri dünyaya duyuruyordu. Özgecan Aslan cinayeti başta olmak üzere kadın katliamlarını, iş cinayetlerine kurban giden mevsimlik tarım işçileri, Soma’nın, Ermenek’in, Torunlar inşaatında katledilen işçilerin sesi oldu. Biz, kamuoyunda ‘utanç davası’ olarak bilinen Mêrdîn’de 13 yaşındaki N.Ç. adlı çocuğun aralarında polis, asker ve devlet memurlarının da bulunduğu 26 kişinin cinsel istismarına maruz bırakılan vahşeti dünyaya ilk duyuran ajanstık. 

TSK’ye ait savaş uçaklarının 28 Aralık 2011’de Şırnak’ın Uludere ilçesine bağlı Roboskî’de katlettiği 34 köylüyü dünyaya duyuran, görüntüleyen, fotoğraflandıran tek ajanstık. DİHA olmasaydı bu katliam nasıl yansırdı dünyaya?
Adana Pozantı Cezaevi’nde 2012 yılında siyasi dosyalardan tutuklu bulunan 7 çocuğun, adli tutukluların bulunduğu koğuşa yerleştirilmesi sonucu aylar süren cinsel istismarı ‘Pozantı vahşeti’ ile duyuran tek ajanstık. 
Hakkari’de polislerce 14 yaşındaki Cüneyt Ertuş’un kolunun kırılmasını da, “Türk’ün gücünü göreceksiniz” diye Kürtlere yapılan hakareti de, Ağrı’nın Diyadin ilçesi Tendürek Dağı’nda yaşanan büyük provokasyonu biz duyurduk.  
Dünya ve Türkiye kamuoyu, 28 Mart 2006 Amed (Diyarbakır) ve bölgedeki Serhildanı, 6 yaşındaki Enes Ata’nın öldürülmesini bizden öğrendi. 
Tüm dünyanın gerçeklere gözünü ve kulağını kapattığı özyönetim alanlarında yaşanan sivil katliam ve infazları anı anına biz deşifre ettik. Cizre’de katledilen 10 yaşındaki Cemile Çağırga’nın günlerce buzdolabında bekletilen cansız bedenini de, Mardin Nusaybin’de evinin önünde katledilen hamile, 5 çocuk annesi Selamet Yeşilmen’i de, Silopi’de cenazesi 7 gün boyunca sokak ortasında kalan 57 yaşındaki Taybet İnan’ı da, Şırnak’ta panzerin arkasında cansız bedeni sürüklenen Hacı Lokman Birlik’i de, vahşet bodrumlarında yakılarak katledilen insanları da tüm dünya ilk DİHA’dan öğrendi. 


 Savaş içinde barış gazeteciliği yaptık

DİHA kuralsız ve hukuksuz sürdürülen savaş bölgesinde ölüm pahasına habercilik yaptığı gibi, barış gazeteciliği de yaptı. 2009 yılındaki açılımı, en fazla tartışan, tartıştıran yayın kuruluşlarının başında biz geldik. 2013 yılında müzakereler başladığında, barışı toplumsal kabule dönüştüren bir sorumlu yayımcılık yaptık. Asparagas habercilikten uzak durduk, sansür ve otosansüre karşı mücadele ettik, gerçeği perdelemeden, çarpıtmadan halklara duyurduk.  


 Hep hedef olduk

 


Bu yüzden bizim yayın hayatımız aynı zamanda AKP zulmünün tanıklığıdır. İktidarı rahatsız eden yayın çizgimizin bedeli de kuşkusuz ağır oldu. Bugüne kadar sayısız kez AKP iktidarının baskı ve saldırılarına uğradık. Ajansımız ilk büyük saldırıya kuruluşundan sadece 2 yıl sonra uğradı. 2004 yılında İstanbul’da yapılan NATO Zirvesi gerekçe gösterilerek, merkezi ve büroları basıldı, onlarca çalışanımız gözaltına alındı. 
Ardından birçok muhabiri engellenen, tehdit edilen, bürolarına baskın düzenlenen, komplolarla devre dışı bırakılmak istenen DİHA, bütün saldırılara rağmen yoluna devam etti. Polis, hemen her eylemde gerçekleri saklamak için önce DİHA muhabirlerine saldırdı, birçok muhabirimiz yaralandı, kafalarına silah doğrultuldu, birçoğu gözaltına alınıp çoğu zaman tutuklandı. Bizzat ana akım ve dinci medya çalışanları tarafından sahada muhabirlerimiz dışlandı. 2011 yılında Oslo görüşmelerine karşı çıkan Cemaatin hedef aldığı kesimlerin başında Kürt siyaseti kadar DİHA ve Kürt basını geldi. Cemaatin 20 Aralık 2011 tarihinde AKP ile birlikte yaptığı, ‘KCK basın’ operasyonunda bir gecede 46 Kürt gazeteci gözaltına alındı. Aralarında onlarca DİHA muhabiri ve editörünün de bulunduğu 35 gazeteci tutuklandı ve yıllarca içeride tutuldu.



AKP ve Erdoğan iktidarı, Temmuz 2015 tarihinde başlattığı saldırılarda da ilk olarak DİHA’yı susturmaya çalıştı. O tarihten itibaren bugüne kadar 48 kez sitemiz keyfi ve kanundışı bir şekilde erişimi engellendi.
Halen 10 muhabiri tutuklu bulunan DİHA, yayınlanan bir Kanun Hükmünde Kararname ile kapatıldı.

DİHA’ya ilişkin özetlediğimiz bu tarih, Türkiye’de aynı zamanda basın ve ifade özgürlüğünün de turnosolu niteliğindedir.  

Bugün bütün dünyaya teşhir olmuş takiyeci AKP iktidarı hakkında yaptığımız yayımcılık, yanılmadığımızı ve doğru yolda olduğumuzun kanıtı niteliğinde. Bizi kapatarak bir baş belasından kurtulduğunu sanan iktidarın, kendi sonunun yakın olduğunu gördüğü için bu kadar saldırganlaştığını bilmek gerekiyor. Bu iktidar ile aynı yıl kurulmuş olan ajansımızın aynı iktidar tarafından kapatılması bir onur abidesi olarak tarihe not düşülmüş olundu.


 Benim gülmeme gelince…

Bağımsız gazetecilik platformu P24’ün verilerine göre şu an Türkiye’de 142 gazeteci cezaevinde.

Bianet’in Medya Gözlem Raporu’na göre, 775 basın kartı ve 49 pasaportun iptal edildiği OHAL kapsamında 155 medya kuruşu kapatıldı, 2 bin 500’e yakın gazeteci de işsiz kaldı.

Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) örgütü, 2 Kasım Gazetecilere Karşı Suçlarda Cezasızlıkla Mücadele Günü’nde “Basın Özgürlüğü Düşmanları” listesine Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı ekledi.

Türkiye, Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF), örgütünün hazırladığı 2016 Dünya Basın Özgürlüğü Raporuna göre, basın özgürlüğü endeksinde iki sıra gerileyerek 151’inci sırada yer aldı. 180 ülkenin değerlendirildiği özgürlük karnesinde Türkiye geçen yıla göre iki sıra daha gerileyerek 151’inci yer aldı. Türkiye, gazetecilik yapmanın zor olduğu ülkeler arasında yer aldı.

Binlerce gazetecinin üye olduğu dünyanın önde gelen 14 basın meslek örgütü, hükümete tutuklu gazetecilerin serbest bırakılması çağrısı yaparak, ‘acil toplantı’ talebinde bulundu.

Aralarında, Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI), Gazetecileri Koruma Komitesi (CPJ), Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF), Uluslararası Gazeteciler Federasyonu (IFJ), Avrupa Gazeteciler Federasyonu (EFJ), Article 19, Index on Censorship, Etik Gazetecilik Ağı (EJN), PEN International, Dünya Gazeteciler ve Haber Yayıncıları Birliği (WAN-IFRA), Güneydoğu Avrupa Medya Örgütü (SEEMO), IFEX, Avrupa Gazeteciler Derneği (AEJ) ve Avrupa Basın ve Medya Özgürlüğü Merkezi’nin (ECPMF) de yer aldığı dünyanın birçok ülkesinde binlerce gazetecinin üye olduğu 14 basın meslek örgütü, Türk hükümetine ‘acil toplantı’ talebinde bulundu ve Erdoğan’a hitaben yazdığı mektupta, tutuklu gazetecilerin serbest bırakılmasını istedi. Gözaltı, tutuklama ve kapatmaları kınayan dünyanın önemli meslek örgütleri açıklamalarında, “Dünyanın önde gelen basın ve ifade özgürlüğü örgütlerinden oluşan uluslararası koalisyonun altta imzası bulunan üyeleri olarak, Cumhuriyet gazetesine yapılan operasyonun ve Kürtlere yönelik yayınlarıyla bilinen 15 medya kuruluşunun kapatılmasının ardından, acil toplantı talebimizi iletmek üzere bu mektubu yazıyoruz” denildi.

Yukarıda eksiği var fazlası yok olan tabloya rağmen Türkiye’nin Başbakanı ve AKP Genel Başkanı Binali Yıldırım geçen hafta partisinin grup toplantısında, “Basın özgürlüğüne sonuna kadar sahip çıkacağız” açıklaması yaptı.

Benim yerime siz olsanız, buna gülmez misiniz?


 *DİHA Haber Editörü