Gündelik hayatımızı belirleyen kentsel gerçekler, büyük oranda devletin ve büyük sermayenin öncelikleri doğrultusunda belirleniyor. Toplumun kent ile ilgili söz hakkı çok daraltılmış durumda.
ABİDİN ÇETİN / ZÜRİH
Mehmet Atlı müzik insanı olarak tanınsa da çok yönlü bir insan. Aynı zamanda mimar ve akademisyen. Mimar olması ve Amed’de doğup büyümüş olmasından dolayı Amed’in mimari tarihine ilgi duymuş ve bunu “Hepsi Diyarbakır” adlı kitabında, kozmopolit geleneksel bir şehirden bir Cumhuriyet taşrasına dönüşerek yıldızı sönen, son dönemde ise metropolleşen ve yeni kimlikler edinerek ‘yıldızı yeniden parlayan’ Diyarbakır’ın çehrelerini anlatıyor. Bir mimar gözüyle, edip zevki ve hemşeri muhabbetiyle...
Mehmet Atlı ile günümüz şehir planlaması, Kürt kentlerinin, dolayısıyla da tarihi mekanların nasıl yağmalandığı, yıkıldığı, sokakların ve meydanların yok edildiği, kentlerin resmi ideoloji doğrultusunda nasıl şekillendirildiğini konuştuk. Aynı zamanda müzik insanı olan Atlı bu ortamda Kürt müziğinine yönelik baskıların geldiği noktayı da aktardı.
Müzik ve mimari birbirine uzak alanlarmış gibi gözükse de, yaşamın estetize edilip anlatılması ortak özelliklerinden dolayı birbirine çok benzeyen yönleri de var, siz hangisini ön planda tutuyorsunuz ve bu dengeyi nasıl sağlayabiliyorsunuz?
Tabii bu dengeyi tutturmak konusunda zaman zaman zorlanıyorum. Ancak benim bunlardan vazgeçmem mümkün değil. Ayrıca bir sanatçı edebiyatla, sinemayla ve tiyatro ile iç içe olmak durumundadır. Böyle bir yaşam durumu olur sanatçıların ve bunları birbirinden ayırmak mümkün değildir. Bir sanatçının entelektüel gelişiminin süreçleri ve alanlar olarak bakıyorum. Ancak geçiminizi de sağlamak durumundasınız. Türkiye’de Kürt müziğinin önünde çok büyük engeller ve kısıtlamalar var. O yüzden Kürt müziği yapıyorsanız bunu geçiminizi sağlayabileceğiniz profesyonel bir müzik alanı olarak düşünemezsiniz. Bir müzisyen olarak Kürtçe müziği gönüllülük esasına göre ve aşkla yapmak durumundasınız. Ben Kürtçe müzik konusunda inatçı birisiyim, başka bir mesleğim olduğu halde bırakmak istemedim. Dinleyicilerimiz de bizi destekledi. Aslında bu anlamda yarı profesyonel sayılırım.
“Hepsi Diyarbakır - Herkesin Bildiği Kimsenin Bilmediği“ isminde bir kitap yazdınız. Bu kitapta Diyarbakır mimarisini ve tarihini anlatıyorsunuz. Aslında birçok bilinmeyenin gün yüzüne çıkmasına da yardımcı oluyorsunuz. Kürdistan’ın birçok yerinde kentler yerle bir edildi ve tarihi mimari dokusu bilinçli bir şekilde bozuldu. Amed’in önemli tarihi semtlerinden birisi olan Sur, bu yıkım politikası sonucu yerle bir edildi. Siz Amed’i iyi bilen bir mimar olarak bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Öncelikle korkunç bir tablo görüyorum. Mimarlık adına, toplumsal hafıza adına, tarih adına çok kırıcı, hoyrat, çoğu zaman kötü niyetli ve çoğu zaman belli kesimlerin çıkarını ön planda tutan bir gidişat görüyorum. Bunu sokaklarda, konut sektöründe, alışveriş merkezlerinde, parklarda, bahçelerde görmek mümkün. Gündelik hayatımızı belirleyen kentsel gerçekler, büyük oranda devletin ve büyük sermayenin öncelikleri doğrultusunda belirleniyor. Toplumun kent ile ilgili söz hakkı çok daraltılmış durumda. Örneğin evinizin önüne yapılan bir park, kentin meydanları, tarihi mekanları ile ilgili tasarruflarda topluma danışmayan, halkın katılımını esas almayan, merkezden bazı kararların alınıp uygulanması ve halkın da bu kararlara uymaya zorlandığını görüyorum.
Öncelikle şunu belirtmem gerekir ki, kentsel mekanlar politiktir. Mekan kavramının kendisi politik bir gerçekliktir. Bu mekanda kendi kimliğiyle ve var oluşuyla olmak ya da olmamak; bu bir park olabilir, gece vakti sokakta dolaşabilmek olabilir. Bir kentin sokakları olabilir, sanatı bir kentin sokaklarına taşımak olabilir. Burada sorulması gereken soru, sokakların kime ait olduğudur. Bu soruya yanıt verdiğimizde; öteden beri siyasal otoritelerce, devletçe ve büyük sermaye tarafından Türkiye’de sokağın sıkı denetim altında olduğunu, kentsel mekanların çitlerle örülüp kapatıldığını ve buralara giriş çıkışların kontrol altında tutulduğunu söyleyebiliriz. Bu anlamda kent, nasıl yönetildiğimiz ile ilgili önemli bir fikir verir.
Amed’in tarihini, mimarisini ve bugününü anlattığınız kitabınızda herkesin bildiği ve kimsenin bilmediği nedir?
Herkesin bildiği klasik bir Diyarbakır anlayışı vardır. Surlarıyla, karpuzuyla ünlü kentimiz, yöremiz, folklorik değerlerimiz vs. gibi. Ancak diğer taraftan da herkesin bilmediği ve nüfuz ettikçe, sokaklarına mahallelerine girdikçe, damlarında avlularında kaldıkça gözlemleyebildiğimiz madalyonun bir de diğer yönü var. Gecekondu semtleri var, yoksulluk var, zenginlik var ve bunların kendi aralarında çelişkileri var. Kriminalize edilmiş alanlar var, suç mahalline çevrilmiş, gettolaştırılıp izole edilmiş alanlar var. Bu durum kent mekanlarının ne kadar politikleştirilmiş olduğunu gösterir. Medyaya yansıtılan şık fotoğrafların yanında böyle bir kent gerçekliği de var.
Kentler, yerleşim birimleri ve mekansal alanların şekillenmesi devletin ideolojik ve politik bakış açısıyla direkt olarak ilintilidir. Söz konusu Amed olunca diğerlerine oranla daha politikleşmiş bir kent söz konusudur. Devlet özellikle de Sur’da yaptığı yıkımla neyi hedeflemektedir?
Daha genel bir perspektiften baktığımızda; Amed de diğer kentler gibi geleneksel, kozmopolit bir kenttir. Bizanslılara ve Romalılara kadar giden bir tarihten günümüze kadar gelen, farklı etnik grupların, farklı dinsel grupların bir arada yaşadığı, ancak bir taraftan da sıkı denetim altında tutulduğu ve kimliklerin kendi gettolarına hapsedildiği kentlerdir söz konusu olan. Günümüze geldiğimizde ise modernleştirme, kapsamlı bir asimilasyon ve tek tipleştirme politikasının yürürlüğe sokulduğunu biliyoruz. Özellikle de Bizans ve Osmanlı geçmişinin tahrip edildiğini ve ölüme terk edildiğini görüyoruz.
Bu iktidarın, Neo Osmanlıcı söylemleri ve Osmanlı’ya yapılan güzellemeleri ile çelişkili bir durum değil midir?
Buradan amaç, tarihi araçsallaştırıp bundan faydalanmaktır. Böyle bir söylem geliştirirler ancak bunu odak noktasına koyup fiziki artefaktları muhafaza edip korkmazlar. Buna hoyratça ve saygısızca yaklaştıklarını görüyoruz. Çoğu kez görmezden gelirler, örnek olarak Bizans Hıristiyan geçmişini özenle gözden saklama ve Akdamar Kilisesi’nde olduğu gibi ölümüne terk etmek gibi. Genel anlamda Hıristiyanlık kültürünün ürünlerinin başına gelen durumu örnek olarak gösterebiliriz. Yine farklı etnik kimliklerin özenle gözden saklanması ve yokmuş gibi davranılması ve çoğu kez de yıkarak. Yıllardır Atatürk heykelleriyle, cumhuriyetin belli başlı sembolleriyle tek tipleştirme projelerinin hayata geçirilmesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Çoğu kez yıkarak ve yerine daha iyi bir şey koymayarak mimarlığı, heykeli, resmi ve tabii ki müziği bir tür asimilasyon aracı olarak kullanan bir devlet politikası yürürlüktedir.
Bu politikaların sürdürülmesi şansı var mıdır?
Bu politikaların sürdürülme şansının olmadığı ortada. Bunu egemen tarih anlayışından farklı düşünemeyiz. Resmi ideolojinin tarihi nasıl okuduğu, Ortadoğu’yu nasıl okuduğu ve yeni nesillere nasıl anlatmak istediğinden bağımsız düşünemeyiz. Her sokakta gördüğümüz ve üzerinde ‘Ne Mutlu Türküm Diyene’ veya ‘Türk öğün çalış güven’ yazan zafer takları bu düşünceyi topluma empoze etme çabasıdır. Bunun sürdürülemediğini görüyoruz. Çünkü bu tür dayatmalara karşı kentsel hareketler ve direnişler başlar. En son Gezi sürecinde, Sur’da, Nusaybin’de, Cizre’de gördüğümüz, aynı zamanda kentsel içerikli olan direnişler, halkın bu alanlara sahip çıkma isteğinin ve toplumsal varlığını gerçekleştirme isteğinin bir yansımasıdır da.
İdeolojik hegemonya ve kentsel rant alanlarını kaybetme korkusundan dolayı, insanlar devasa kentlerde adeta evlere hapsedilmek isteniyor.
Sanatı da bu kapsamda görebiliriz. Örneğin sanatın sokakta görünür olup olmaması durumu ya da kadının sokaklara özgürce çıkıp çıkamaması, kendinizi çeşitli kimliklerinizle kentsel alanlarda var edip edememeniz… Buradan hareketle kentlerin devletin resmi ideolojisi paralelinde planlandığını söyleyebiliriz. Şehir planlaması denen şey, tam da budur. Yani devletin resmi ideolojisi doğrultusunda toplumun nasıl kontrol altına alınacağı ve ona nasıl biçim verileceği ile ilgilidir. Üniversite kampüslerinin düzenlenmesi ve bariyerlerle, güvenlik kulübeleriyle üniversitelere giriş çıkışların nasıl olacağı resmi ideolojinin kontrolü açısından önemlidir. Yine, meydanların olağan bir trafik arterine çevrilip daraltılarak yok edilmesi devletin, toplumu kontrol altında tutma isteğinin bir yansımasıdır.
Genel anlamıyla faşist rejimler meydanlardan ve açık kentsel alanlardan hoşlanmazlar. Ancak Kürdistan özelinde birçok kentin yakılıp yıkılması, fiziksel olarak da yok edilmesi daha farklı bir bakış açısının da olduğunu ortaya koymaktadır. Bu konuda neler söylersiniz?
Her toplumsal talep devlet tarafından bir asayiş sorunu olarak ele alınmaktadır. Her türlü muhalefeti ve talebi asayiş sorunu olarak görüp bunu bastırma yönünde hareket eden bir devlet aklıdır söz konusu olan. Sur da, Nusaybin’de, Cizre’de ve diğer Kürt kentlerinde gördüğümüz olay budur. Bunun karşısında toplumun direniş odaklarını çoğaltması, mikro direnişlere varıncaya kadar sesini yükseltmesi gerekir.
Bu süreçte biraz da müziğin ve sanatın durumu üzerine konuşalım, neler söylersiniz?
Genel olarak Sur’da, Nusaybin’de, Cizre’de ve diğer kentlerde yaşanan süreçlerin ardından giderek artan bir ivmeyle sanatın ve müziğin alanlarının dağıtıldığını, sanatçıların söz hakkının giderek daraldığını, kriminalize edildiğini ve özellikle de sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek sanatın baskı altına alınmaya çalışıldığını söyleyebilirim. Halkın seçilmiş yöneticileri olan belediye başkanlarının görevden alınıp yerine kayyumlar atanması bölgede kültür ve sanat hayatını bitirdi. Festivaller ve şenlikler susturuldu. Kürtçe’ye yönelik özel baskıları hissediyoruz ve bu baskı ortamında sivil toplumun daha çekingen davrandığını görüyoruz. Konserler yapmak, bir araya gelmek konusunda herkes daha çekingen davranıyor ve insanlar giderek eve kapanıyor. Ayrıca insanlar aşırı bir şekilde tüketime yönlendiriliyor, televizyon ve diziler üzerinden bir kısır döngü içine hapsediliyorlar. Bu anlamda müziğin de giderek daraldığını ve boğulmaya çalışıldığını görüyoruz. Zaten sektörel sorunlarla da boğuşan müzik alanı, hem ülkemize hem de bölgemize yönelik özel baskılardan nasibini almakta.
Bu durum size nasıl yansıyor? Siz müzikal anlamda neler yapıyorsunuz?
Kendi çalışmalarım açısından; yeni albüm hazırlıklarımın olduğunu söyleyebilirim. Ancak yeni albüm ve konserleri destekleyebilecek ortamın olmadığını da belirtmem gerekir.
Öncelikle ülkede önemli bir ekonomik kriz var. Bu ekonomik daralmanın ve durgunluğun olduğu süreçlerde insanların ilk önce, kitap satın alma, sinemaya, tiyatroya ve konsere gitmek gibi alışkanlıklarının azaldığını, sanattan ve kültürden feragat ettiklerine şahit oluyoruz. Bu tür kriz ortamları ve anti demokratik uygulamalar doğal olarak sanatçıları ve sanat emekçilerini olumsuz olarak etkiliyor.
Bütün bu ekonomik sorunların yanında muhalif duruşu olanların yaygın medyada yer alması da mümkün değil. Kürtçe üzerindeki baskıların devam etmesi, çocuklara ve yeni nesillere bu dilin layıkıyla aktarılamaması sorunu devam ediyor. Böyle bir ortamda bireysel olarak her birimiz bir şeyler yapabilme çabası içindeyiz. Ancak sanatsal anlamda bir araya gelişler çok azaldı.
Kürt müziğinin bugünkü durumu ile ilgili kısaca neler söylersiniz?
Kısa bir tarihçe bile Kürt müziğinin bize küllerinden yeniden doğduğunu gösteriyor. Özellikle de 12 Eylül cuntasından sonra bitme noktasına gelen Kürt müziğinin, siyasal ve toplumsal gelişmelere paralel olarak bir atılım süreci yaşamıştır. Ben de kendimi bu sürecin içinde gördüm ve yaşadım. Aslında bu konuda genel anlamıyla toplumsal bir aydınlanmadan da bahsedebiliriz. Daha önceleri kültürel ve ulusal kimliğini yaşatmaya yönelik kaygıların daha yoğun olduğu bir sürece oranla, günümüzde giderek daha çok egemen olan tüketim toplumu realitesinin müziği, edebiyatı ve sanatı da direkt olarak olumsuz anlamda etkilediğini söyleyebilirim.
Mehmet Atlı kimdir?
1975’te Diyarbakır’da doğup büyüdüm. Üniversite yıllarına kadar Diyarbakır’da yaşadım. Daha sonra İstanbul Yıldız Teknik Üniversitesi’nde mimarlık okudum ve akabinde aynı üniversitede mimarlık tarihi, mimarlık teorisi kuramı üzerine master yaptım. Üniversite yıllarında Koma Denge Azadi ile profesyonel müziğe başladım. 2000 yılından sonra başladığım solo çalışmalarına hala devam etmekteyim. Bir yandan müzik çalışmalarım devam ederken diğer yandan mimarlık çalışmalarım da devam etti ve geçimimi mimar olarak sürdürebiliyorum. Doktora çalışmamı Mardin Artuklu Üniversitesi’nde yaptım ve 7 yıl öğretim görevlisi olarak çalıştıktan sonra bu üniversiteden ayrıldım.