Dil, konuşurkenki zamanın, yalnızca şimdinin ifadesi değildir. Tüm zamanlarda birikmiş, farkına varılarak yahut farkına varılmadan üst üste konmuş kişisel tarihin, içinde yaşanılan toplumun tarihinin ve giderek tüm insanlık tarihinin bütün tortularını, bütün bagajlarını, bütün hükümlerini, deneyimlerini, acı ve sevinçlerini sözcüklere, sözcüklerin bir araya getirilişine ve nihayetinde bu sözcüklerin telefuz edilişine yükleyerek dolaşır yaşamın içerisinde.
Her ses, her hece, her sözcük, her cümle, her dile geliş ve hatta her suskunluk içerisinde binlere anlam taşıyarak, bir yerden bir yere, bir dimağın haritasından bir diğer dimağın haritasına taşınarak, bir anlamdan bir anlama çoğalarak yol alır zamanın içinde. Sözcükler kadar hiç bir insan yaratımı bu kadar uzun bir geçmişin tanıklığını ve bu tanıklığın taşıyıcılığını gerçekleştirebilmiş değildir. Sözcükler kadar insanın yarattığı hiç bir araç bu kadar etkili olamamıştır yaşamın kurulmasında, yaşamın dağıtılmasında; yaşamın cennet yahut cehennem kılınmasında.
Peki nasıl olur da aynı sözcükler farklı ağızlarda birbirinden bu kadar farklı anlamlara, bu kadar farklı amaçlara, bu kadar farklı yol alışlara tekabül eden bir serancam yaşar? Aynı sözcük bir ağızda nasıl cehennem, bir ağızda nasıl cennet yaratır? Aynı söz, aynı sözcük, aynı kelam bir ağızda hafızalarda biriken tüm kirleri temizleyen duru bir nehire dönüşürken kimi ağızlarda nasıl irinli bir kusmuğa, karanlık dehlizlerde dolaşan bir lağım suyuna dönüşebilir?
Yaşına, cinsiyetine, eğitimine, mesleğine, ülkesine, dinine, inancına, ulusuna göre farklılaşsa da, birbirinden çok ayrıymış gibi dursa da dilin, içinde aktığı, kendine yol bulup ilerlediği, şekil aldığı, tat, doku ve koku kazandığı iki temel mecra vardır. Yaşamıın tüm farklılıklarına, sözcüğü terennüm eden insanların tüm çeşitliliğine rağmen iki çeşit dil vardır: Egemenin, zalimin dili ve mağdurun, mazlumun dili. İşte insanın binlerce yıllık ortak anlam yaratma nehirlerinin damlaları olarak akıp gelmiş olan sözcüklerin, birbirinden bu kadar farklı amaç ve anlamlarda buluşması hangi mecradan akıp geldiği ile ilgilidir.
Aslında bu haftaki yazı için kafamda bambaşka bir konu vardı. Fakat bir sosyal paylaşım sitesinde okul yıllarından tanıdığım ideolojik olarak oldukça farklı yerlerde durduğum bir arkadaşımın Selahattin Demirtaş'ın siyaset dili ile ilgili paylaştığı güzelleme bana dille ilgili bu yazıyı yazdırdı. Bu arkadaşım ve bu paylaşıma yorum yapanların yazdıklarının ortak noktası şu:
Selahattin Demirtaş'ın çok ikirciksiz, net, dolaysız, kıvırmayan, yalan kokmayan, çürük malını allayıp pullayıp satmaya çalışmayan, yaşamın tam orta yerinden yani mazlumun mağdurun yüreğinin orta yerinden konuşuyor olduğu. Bu arkadaşım ve onun yorumuna yorum yazanların tümümünün ve aslında bu siyaseti tanımayan pek çok kimsenin Selahattin Demirtaş ve HDP ile ilgili bir ortak yanı da bu dilin bu kadar güzel ve sağlam olmasından duydukları şaşkınlıktır. Selahattin Demirtaş'ı kendi başına bir figür, bir aktör, kişisel ikbal peşinde koşan geleceği parlak bir burjuva siyasetçisi olarak görenlerin şaşkınlığı. Selahhatin Demirtaş'ın kurduğu dilde, üzerinde yürüdüğü sözüklerde mazlumların, mağdurların, dünyanın tüm ezilmişlerinin ahının, haklılığının, isyanının ve büyük bedeller ödediği direnişinin olduğu gerçeğini kavramamış olanların şakınlığı. Selahattin'in dili egemenin kirli kibirli, soğuk buyurgan diline karşı tüm ezilmişlerin yürek kıvrımlarına sarılmış eşitlikçi dilin sıcaklığı. Dil bilincin ve yaşama nereden durduğunun en dolaysız yansımasıdır zira.