***
Blanchot bir defasında insan türüyle ilgili şöyle bir şey yazmıştı: İnsan sonsuzca mahvedilebilen bir mahvolmazlıktır. Bana göre bu, şu anlama gelir: İnsan mahvedildikten sonra yine de geriye bir şeyler mutlaka kalır, yani insanın sonsuz mahvedilişinden geriye artan ve direnmeye devam eden bir şeyler muhakkak kalır: Tanık işte bu kalıntıdır.” [Agamben]
Diyarbakır Cezaevinde yaşamın sadece ölen ve öldüren, kurban ve fail ikiliğine terk edildiği o çıplak vahşet eşiğini geçebilenlerin önce ülke dışına çıkışları ve sonrasında tekrar ülkeye geri dönüşleri zamanla o insanların ülkenin bizzat kendisine dönüşmesini sağlayacaktı. Devrimin Kürtleştiği, Kürtlüğün devrimleştiği o zaman aralığında çıkan ilk gazetenin isminin Yeni Ülke olması yaratılacak yeni Kürtlük gramerinin ve yeni Kürt ülkesinin habercisiydi aslında. Kürtlerin toplumsal bilinçaltında gizledikleri yüz elli yıllık öfkelerine denk gelen tolhildan (intikam) söylemi ile birleşen ‘yeni ülke’ mitosu, 1990’lı yıllarından başından itibaren kır ile sokak arasındaki mesafeyi hızla kapatıyordu.
Bu gün bile Kürt ve Türkiyeli sol elitlerin (?) bir taraftan köylü ayaklanması dedikleri, diğer taraftan ‘bizim yapamadığımızı onlar yaptı’ kompleksini gizleyemedikleri o kalkışma, Biroyê Heskê Têlî ile Che’yi aynı karede Ararat’ta yürütmüş olmanın yarattığı bir başarının da sonucuydu. ‘Biz bu büyük zulüm cenderesinin içinde deneyimsizdik; hatta apaçık acemiydik; ama fedakâr, cesur ve haklı olduğumuzdan dolayı çok hızlı büyüdük’ diyen üniversiteli bir militanın bu cesur itirafı, milyonlarca Kürdün algısına yerleşen ‘isyanın kendini dayadığı tarihselliği ve meşruluğunu’ özetliyordu.
1980’lerin ortalarından itibaren soluk saman kağıtlara basılan politik raporlarda ‘Ortadoğu tarihinin en uzun ve en kanlı devrimi’ olarak tanımlanan o kanlı ve uzun yürüyüşe kızıl poşileri ve sarı mekaplarıyla katılan bu öfkeli ve romantik gençlerin, Kürt aydın zümresinin algı dünyasındaki karşılığı büyük oranda ‘maceraperest ve sonu olmayan bir yolun yolcuları’ idi. Kürtlerin anlam dünyasında ise bu mekabi eşkiyaların yaptığı şey, Şêx Ubeydullah’tan beri içselleşmiş olan devlet korkusunun bir çıktısı olan ‘baldırı çıplakların beyhude nümayişi’ idi. Aynı kalkışmanın devlet cephesindeki karşılığı ise yüz elli yıllık bir oryantalist ve küçümseyici bakışın şaşmaz bir sonucu olan ‘çapulcu takımının ayak diremesi’ ezberinden beslenen, rutin bir eşkıyalık hikâyesinden öteye geçmiyordu.
1990’lara gelindiğinde neredeyse bütün Kürdistan, Avrupa ve Türkiye kentlerinde hareketin kitlesel gövdesi hızla büyürken özellikle Türkiye’deki üniversite gençliği –ki tarihi ve tarifi pek yapılmamıştır- ikinci büyük kuşak olarak yeni bir söylem, jargon ve gelenek yaratacaklarını bilmeden dağlara yürüyorlardı. O kızlar ve erkekler Kürtlüklerinden kaynaklanan bir mağduriyet söylemine sarılmaya asla tenezzül etmediler. Devletin çırılçıplak namlularını ve işkence aletlerini ezber ederek yürüyen o ürkek ama cesur çocuklar, Agamben’in ‘olağanüstü haller istisna değil kuraldır’ dediği bir eşikte durup Dostoyevski’nin bilinmeyen ve bilinmeyecek olan kahramanlarını oynuyorlardı. W. Benjamin, Marks’ın ‘Devrimler dünya tarihinin lokomotifleridir’ tezine karşı ‘Belki de tarihin ilerleyen ve ardında büyük yıkımlar bırakan o treninde imdat frenini çekmek asıl devrimdir’ demişti.
Evet, o nereye gideceği belli olmayan köhne tren bir şekilde durdurulmalıydı; bu treni durdurmak için dağlar ve devrim onları çağırıyordu; hepsi bu! “Ben ilk katıldığımda bana Seyit Rıza kodunu verin diye diretmiştim. Çünkü Dersimli Marksist bir militan olarak gitmiştim. Sonrasında tek başına bir Dersimliliğin yaptığımız işin yanında çok küçük kaldığını fark ettim. Çünkü biz 92’nin mekaplı 68’lileriydik ve bazen farkında bile olmadan bütün dünyaya meydan okuyorduk…’’
“Geleneğin hem kendi varlığı, hem de onu devralanlar tehlikededir. Her ikisi de aynı tehdit altındadır: Hâkim sınıfın aleti durumuna düşmek. Geleneği, onu hükmü altına almak üzere olan konformizmin elinden çekip almak, her dönemde yeni baştan girişilmesi gereken bir çabadır. Mesih sadece kurtarıcı olarak değil, aynı zamanda Deccal’e boyun eğdirmek için gelir. Düşman kazanacak olursa, ölüler bile payını alacak bundan…” W. Benjamin
1990 kuşağının yarattığı gelenek ve tarihe düştüğü not, sadece üniversite kantininde ya da liselerin arka bahçesinde karar verip dağlara yürüyen cesur çocukların hikayesi değildir. O ateşten devrim çemberinin içinde yeni bir gramer, yeni bir yaşam kültürü, yeni bir yoldaşlık algısı, Kürdün iki yüz yıl geciken devrimine inat yeni ve sert bir jargon ve yeni bir yaşam politikasının imkanları yaratılıyordu. Marksist tedrisatın okunduğu bu devrim okulunda, burjuva konformizmini mahkûm etmek devrimciliğin elifbası gibiydi.
Birçok insan, feodal ve kent orta sınıfından gelmiş olmasına rağmen sınıfsal kinini kendini devrimin bir proleteri olarak kodlayarak görünmez kılıyordu. Sınıf intiharı kavramının o dönemler en popüler söylemlerden biri olmasının bir nedeni de buydu. Ailesi Mardin’de tefecilik yapan, sırf ailesinden para almamak için dört yıl inşatta çalışan ve sonrasında yüzünü dağlara çeviren ‘ailem feodal burjuva olabilir ama ben proleterim diyen devrimin en çocuk ve en keskin halleri yaşanıyorken, Zarife ve Zeyno’dan altmış yıl sonra binlerce kadın, iki bin yıllık bir ötelenmişliğin, görmezden gelinmişliğin ve gizlenmişliğin motivasyonuyla ilk kez sokakları, dağları ve meydanları dolduruyordu. 1920 ve 30’ların büyük Kürt Kırımından daha büyük bir insani ve coğrafik kırımını göze alarak!
Kasr-ı Şirin ve Lozan’da çizilen resmi haritaları duvarlardan indiren ve bütün sınırları geçersiz kılan, egemen söylemin ‘baldırı çıplaklar’ dediği bu insanlar, aslında madunların en okumuş yani toplumsal algıda en kıymetli çocuklarıydı. Bu çocukların üniversite kantinlerinden onar onar dağlara yürümesi milyonlarca Kürdün bilincinde ‘neden’ sorusunu sürekli güncelliyordu.
1990’larda Cizre’de birçok yaşlı kadın, Yêzidî olan Bêrîvan’ın mezarından Cuma akşamları nurdan bir ışık haznesinin yükseldiğini söyleyerek bu insanların birer kahramanlık mitosuna dönüşebildiklerini gösteriyorlardı. Çünkü bu derin ve köklü kalkışma, sadece devlete silah çatmak değildi. İhsan Nuri Paşa’nın Ağrı Dağında paslanmış tüfeğini yerden kaldırıp Xoybun’u, Serxwebun’a güncellemek aynı zamanda tarihsel bir geleneğin ağır yükünün ve mirasının sürdürücüleri ve taşıyıcısı yapıyordu bu insanları. Ahmet Kesip’in Ararat öyküsü, muhayyel Kürdistan’ıın gömüldüğü Ağrı eteklerinde bu kederli ülkenin kırk yıl sonra tekrar silkinip doğrulmasının tarihsel rövanşı olarak okunabilir. Ağrı İsyanında inatla Botan’dan başlayalım diye direten İhsan Nuri Paşa’nın vasiyetini kırk yıl sonra cesedi Kasaplar Deresi’nde yüzlerce cesede karışan ve adı binlerce Kürt çocuğuna konan Silvanlı Agît yerine getiriyordu.
Hem dağda hem de cezaevlerinde orta sınıf okumuşları ile köylüler arasındaki gerginlik ‘gundî’ ve ‘küçük burjuva’ suçlamaları arasında kaynayıp giderken katı devrimci tedbirlerin yarattığı travmatik durumlar ve Marksizm’in köylülüğü çoğu yerde mahkûm eden kentli ve çoğunlukla oryantalizm tuzağına düşen tavrı yüzünden ‘gözlüklüler iyi savaşamaz’ tezi gün geçtikçe daha da güçlendi. Bütün bu sınıfsal ayrışmalara rağmen bölgesel bağın yerine ortaya çıkan yeni ilişki modelinde modern bir Kürdistanilik kimliği egemen olmaya başlamıştı. Bazen olmadık zamanlarda kendini gösteren Botan, Amed, Dersîm, Serhat bölgeciliği şeklinde vücuda gelen yerelcilik tuzağına rağmen. Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nin kantininde bu ayrışmayı gören bir arkadaş ‘’Ohoo heval siz Ankara’nın göbeğine dört kantondan oluşmuş Kürdistan’ı kurmuşsunuz; Kürtlerin haberi yok!’’ şeklinde ironik bir tonlamayla bu tuhaf durumu özetlerken aslında Pazarcık ile Norşîn’i yan yana getirmeye çalışan devrime karşı geleneksel olanın nasıl direnç gösterdiğini de özetliyordu.
1990’larda akademi ile dağ arasına sıkışmış olmanın yarattığı iç hesaplaşma ve derin vicdani sorgulamalar daha sonradan hayatı nereden öreceğini bilmeyen binlerce arada kalmış şaşkın ve yenik militanın öyküsüne malzeme taşıyacaktı. O zamanlar bütün yoldaşlarım dağlara yürüdü ve öldüler; ben İstanbul’da kalıp iş kurdum ve Nietzsche doğru demiş aslında: ‘Zamanında ölmesini becerememişsen bir daha asla ölemezsin…’ deyip gözleri dolan yüzlerce kadının ve erkeğin öyküsü gibi. Heval, gerçekten çok zor günlerdi!
Sert devrim koşullarında üniversite kantinlerinde ya da bir ev toplantısında yeşerme ihtimali güçlü olan bir kadın-erkek romantizminin ağır riskleri barındırması ve o koşullarda masumiyetin ayartıcılığına takılıp kalanların öyküsü Lacancı teoriyi bile aşan tarzda bir durum teşkil etmekteydi. O kuşağın yarattığı ve dilinden düşürmediği yeni jargonda her kavram aynı zamanda sosyolojik ve psiko-politik bir duruma denk geliyordu: Sübjektif ve objektif ajanlık, sekter ve küçük burjuva eğilim, çıkış yapmak, düşmüş kişilik, parti terbiyesi, proleter ahlak, bağlılık, illegaliteye çekilmek, savaş kaçkınlığı, karşı cinse karşı zaaf ve Heval lütfen üslup!
“Çünkü hiçbir olay tarih için kaybolmuş sayılmaz. Kurtulmuş bir insanlık ancak geçmişine tümüyle sahip çıkabilir. Bu demektir ki, ancak kurtulmuş bir insanlık geçmişini bütün anlarıyla anabilir. Bizim anarken ya da izlerken dehşete düştüğümüz o büyük dehaların ve öncülerin tarihinde adı sanı bilinmeyen insanların katlandığı külfetlerin izini sürmeden tarihin içinde ilerlemek barbarlıktır.” W. Benjamin
Kürdün yüz elli yıl önce bindirildiği ve nereye gittiği belli olmayan tarihin o köhne treninde imdat frenini Cudi ve Gabar’da çekenlerin mirasına sahip çıkmak ve adı sanı bilinmeyen insanların katlandığı o ağır külfeti görmeden tarihin içinde ilerlemek devrimin bütün romantizmini öldürüp donuklaştıracaktır. Tarihin bu puslu ve kanlı kesitinde yaşananların, kentli orta sınıf seçkinlerinin, konformist entelektüellerin ve anı koleksiyonlarına bol bol devrim öyküleri iliştiren emekli devrimcilerin heybelerine malzeme taşımaması için, bu kesitin yarattığı güçlü tarihsel mirası devrimci hafızanın en görünür yerine kalın harflerle kazımak gerekir. Tarihi tersinden okuyan ve tarihin akışını değiştiren o kuşağın yarattığı tarihsel dönemin içinden bir yaşamı çıkarmak, her yaşamdan bir yapıt yaratmakla eş anlamlıdır. Çünkü Benjamin’in dediği gibi: yapıtın içinde tüm bir ömür, ömrün içinde bir dönem, dönemin içinde tüm tarihin akışı gizlidir…
SELAHEDDÎN BIYANÎ: Mezopotamya’nın kızıl poşili Mekab-i eşkiyaları