
Kürtler bir hafta boyunca özgürlük mücadelesinde toprağa verdikleri kahramanlarını anarken, Pelşin Tolhildan ve Heja Zerya arkadaşları Sema Yüce’yi anlattı.
Sema Yüce ile okul yıllarında tanıyorsunuz. Bu tanışma nasıl oldu?
Pelşin Tolhildan: 1989- 90 kışı idi. ODTÜ’ye ilk gittiğim süreçler idi. Yurtsever arkadaşlardan bazıları ile tanışmıştım. Ancak henüz bir örgütlülük içinde değildim. Bazı Kürt gençlerini tanımıştım. Bir gece bir grup arkadaş biz üçüncü yurtta kalan bir arkadaşı görmeye gideceğiz dediler. Sonra hep birlikte kız yurduna gittik. Heval Sema’yı ilk orda gördüm. Yurdun kantininde arkadaşlar bizi Sema arkadaşla tanıştırdılar. Sohbet ilerlediğinde arkadaşlar Sema arkadaştan bir türkü söylemesini istediler. Kantin çok kalabalıktı. Heval Sema’yı küçük bir çembere aldık. O da bize bir Kürtçe şarkı söyledi. Tabii ben onun Kürtçe söyleyeceğini hiç düşünmedim. Kurmancî de anlamıyordum o zaman. O dönemin koşulları çok farklı idi. Açıktan Kürtçe konuşmak, şarkı söylemek bile başlı başına bir isyan idi. Sema arkadaşı ilk öyle hatırlıyorum.
Hangi şarkıydı hatırlıyor musunuz?
P.Tolhildan: Onu hatırlamıyorum. Kurmancîyi anlamadığım için sözleri aklımda kalmamış. Ama o kadar yanık etkileyici bir sesi vardı ki, hani işliyor içinize. Heval Sema’nın hissederek söylediği duygu çok derindi. O dönem Kürt arkadaşlarım vardı. Ve bana Kürt müsün, değil misin diye sorduklarında ben de ‘bilmiyorum’ diyordum. Çünkü kendimi tanımlayabildiğim bir zeminden gitmemiştim. Bir keresinde bir arkadaş bana yine O’nun yanında ‘Sen Kürt müsün’ diye sorduğunda yine aynı cevabı verdim. Heval Sema bana döndü ve çok net bir biçimde ‘ne demek bilmiyorum, senin annen baban nereli’ diye sordu. Bende Muş Vartolu olduğunu söyledim. ‘Şimdi evde Türkçe dışında başka bir dil konuşulmuyor mu?’ diye sordu. Dedim evet Zazaca konuşuluyor. Dedi ‘güzelim niye bilmiyorum diyorsun? Bak bundan sonra sana birisi Kürt müsün dediğinde başın dik, gözlerin ışıldayarak diyeceksin ki; Evet ben bir Kürt Kızyım, tamam mı?’ Ama biraz böyle sert söyledi. Ben o zaman böyle müdahalelere karşı koyan biri olmama rağmen Heval Sema’nın bir o sesi içime işleyen gücünü hissettim. Hani öyle bir otorite vardı, diyorlar ya doğal otoritesi insanı çekiciliği var. Bende o kadar uysal, nasıl bir uysallık, yani ikna oldum. Bu diyalogtan sonra artık kim bana Kürt müsün diye sorduğunda evet de demiyordum ‘Ben bir Kürt kızıyım’ diyordum. Tanışmamız böyle oldu. O dönem YCK içerisinde çok resmi bir şey de yoktu ama bu kişilik özelliklerinden beni kazanabileceklerini düşündü arkadaşlar.
Bu benim heval Sema’yı ilk ve son görüşüm oldu. Daha sonra Önderlik sahasına gönderdiği raporlardan birinde katıldığını öğrendim. Heval Sema, 1991 yılında katıldı gerillaya. O dönemde ben de haberlerini duyuyordum. Bir dönem Yeni Ülke’de çalıştığını duydum. Zaten üniversiteden ikinci yıl atıldı ve okul ortamında da bir daha görmedim.
Siz de Sema Yüce ile tanışıyorsunuz. Gerilla saflarına birlikte mi katıldınız, yoksa gerillada mı karşılaştınız?
Heja Zerya: Önderlik Sahasında 1992’de karşılaştık, tanıştık. Aklımda kalan ilk çarpıcı yönü Önderlikle yaptığı bir tartışma oldu. Herkesin dikkatini çekmişti bu konuşma. Bir erkek arkadaşla birlikte Mardin pratiğinden gelmişlerdi. Sanırım 1991’de Mardin’den katılmış. Mardin pratiğini tartışırken Önderlik diyalog geliştirdi. Önderliğe dair bir değerlendirme yapmıştı ve ‘Önderliği çağa damgasını vurabilecek bir çıkış ve işte Apoizm olarak değerlendiriyorum’ diye bir tespitte bulunmuştu. Bu bizler için farklı bir değerlendirme idi. Şimdi tam birebir hatırlamasam da Önderlik ‘önemli bir şey söylüyorsun bunun arkasındaki düşünceyi savunacak gücün var mı’ tarzında bir cevap verdi. Aslında biraz irdelemek istedi. O da ‘İnanıyorum’ dedi. Öyle çarpıcı bir değerlendirmesi oldu işte.
Ordaki arkadaşların tutumu ne oldu böyesi bir değerlendirme karşısında?
H. Zerya: Sema arkadaşın girdiği ortamlarda kendisini hissettiren duruşu rahatlığı tartışması paylaşması anlamında kendisinin hissettiren yanı vardı, ama Önderlikle öyle düşünsel anlamında tartışmaya girme cesareti oldukça dikkat çekti. Farklı bir şey söylüyor anlamında herkesin merakla bu söylediğini hangi yoğunlaşma üzerinden dile getiriyor diye bir yaklaşım vardı. İlgiyle bir dinleme biçiminde bir şey vardı. Heval Pelşin de söyledi hem Yeni Ülke’de kalması, öğrencilik yıllarında Kurtuluş çevresi ve Yalçın Küçük’ün çevresiyle ilişkilenmesi bunda etkili olabilir. Çünkü o çevrelerde baştan beri böyle bir dillendirme biçimi vardı o dönem. Yani düşünsel anlamda yoğunlaşması başından beri vardı.
Sonra yollarınız nasıl birleşti ya da o nereye gitti, bundan haberdar oldunuz mu?
H. Zerya: Sema heval sonra Serhat’a gitmişti. Biz Önderlik sahasında 7-8 ay kaldık. Ama o çabuk ayrıldı. Kürdistan gerçekliğini gerilla ve Önderlik gerçeğini anlama düzeyi ve katılımı çok hızlı ve akışkan olduğundan demek ki Önderlik de böyle bir güvenle pratiğe göndermişti. Serhat alanında sanırım üç ay sonra bir ihbar üzerine tutuklanıyor. 1993 yılı olması lazım. Sonrasında cezaevi süreci var zaten.
Yaşamını yitirmeden önce örgüte bir rapor gönderdiği belirtiliyor. İçeriğini biliyor musunuz?
P.Tolhildan: Evet. Yıllardan sonra yani onu tanıdıktan 6 yıl sonra, tamamen bir tesadüftü. Ben yoğunlaşma evinde kalıyordum. Önderlik Sahasında zaman zaman bizim eğitimimizin bir parçası olarak zindanlardan gelen raporları okuyorduk. Ben bir gün raporları okurken ismini gördüm. Sema Yüce. Tabii ki çok heyecanlandım, bir çığlık attığımı hatırlıyorum. Bende bir iz bırakmış ya o karşılaşma, o açıdan şaşırmadım, PKK içinde onu gördüğüme. Kod isminin Serhildan olduğunu o raporda okudum. Çok zaman geçtiğinden içeriğini tam hatırlamıyorum ama onca rapor içerisinde en kısa rapordu ama çok çarpıcıydı. O aklımda kalmış. Tespitleri çok çarpıcıydı. Ve çok özlü bir rapordu. O dil ve duygu farkı hemen görülüyordu. Zindan boyutunu ben çok bilmiyorum, fakat arkadaşlardan öğrendiğim kadarıyla gerillada 3 ay gibi kısa bir süre kalıyor. Önderliğin kendisine ‘Sema eğer üç aya kadar kendini koruyabilirsen hiçbir şey seni yenemez’ dediğini anlatmış arkadaşlara. O da bakıyor üçüncü ayın dolduğu gün veya bir gün öncesi, öyle yakalanıyor.
Sizin Sema ile cezaevinde yeniden karşılaşmanız hangi yıllara rastlıyor?
H. Zerya: Çanakkale Cezaevi’nde karşılaştım. 1997 yılıydı. Ben 1996’da gitmiştim. Heval Sema sağlık sorunlarıdan kaynaklı Bayrampaşa Cezaevine gitmişti. Geri geldiğinde zaten kendisini hep hissettiren, haliyle gelmişti. Canlılığı ile hep göze çarpardı, sara hastası olduğunu önceden bilmiyorduk. Nöbetleri son yıllarda daha çok sıklaşmıştı. İlaç kullanıyordu. Her şeye rağmen o hastalık ile dalga geçen kabul etmeyen biriydi. Hastalığı umursamıyordu. Böyle canlı coşkulu.
Peki Can Yüce’ye karşı hep tavır alan, tutum alan bir duruşa sahip olduğu söyleniyor, o konuda bir bilginiz var mı?
H. Zerya: Mücadeleci yönü çok güçlü idi. Kendisi de yönetim içinde yer alıyordu. Can Yüce ve Meral Kıdır ile olan tartışmalarında benimsemediği noktalarda görüşlerini rahat ifade eden, o konuda kaygı duymayan bir yaklaşım içinde idi. Özgür düşünen düşündüğünde de paylaşan bu yönünü çok hissetiriyordu. Can Yüce o zaman parti merkez üyesiydi. Dergiye yazılar yazıyordu. Kadın arkadaşlarla haftada bir görüşmeler, tartışmalar olyuordu. Biz Sema arkadaşın yoğunlaşmalarını biliyorduk. Hani düşünce hırsızlığı değil ama o oradan yürüttüğü tartışmaları biraz daha olgunlaştırıp dergiye yazı olarak yoluyordu. Sema heval, tarihle ilgilenir kadın tarihi ile ilgilenir, estetikle ilgilenir. Sema arkadaşın yoğunlaşması çok yoğundu.
P. Tolhildan: Heval Sema’nın bir özelliği de okuduğu kitaplardan çok düzenli not alması idi. Nevşehir Cezaevi’nde onunla birlikte kalan bir arkadaş anlatmıştı. Not alış biçimi de çok ilginç. Klasik değil. Okuduklarını yorumluyarak yazıyor ve paylaşıyor.
Şiir de yazıyordu galiba, sizinle paylaşıyor muydu yazdıklarını?
H. Zerya: Kısa ve uzun şiirleri vardı. Ama ne oldu bilemiyorum. ‘Üç Yaşın Biyografisi’ diye uzun bir şiiri vardı. Bu şiirde doğuşundan mücadeleye katılışını ve yazdığı ana kadarki süreci anlatmıştı. Şiirde Rojava’dan geçerken duygularını anlattığı hatırımda kalmış. Ayrı parçalarda ama aynı gerçeğin sonucu yaşanan parçalanmayı ve yabancılaşmayı anlatmış. Sema arkadaşta yurtseverlik duygusu çok derin. Bunu hem mektuplarında yazılarında hem de bizimle olan tartışmalarında anlayabiliyorduk. Kısa öyküler yazırlar yazıyordu bizimle paylaşıyordu. YAJK tartışmalarının olduğu dönem biz eğitimler yapmaya başladık. Orada herkes kendini aynı burada olduğu gibi yaşadığı bütün süreçleri anlatıyordu çocukluğundan itibaren ele alarak. Dedesinden kaynaklı medrese kültürüyle büyümüş, yani dedesi ona yurtseverlik kültürünü aşılamış.
İlk kodu Leyla idi. Amcası küçükken ona hep Leyla Qasım dermiş. Yurtsever bir ortamda büyümüş. Yurtseverliği daha çocuklukta bir ruh olarak edinmiş. Şiirlerinde bu çok derin. Mesela bir şiirinde, Ağrı’da İskender’in ayaklarının altındaki karıncalar diye betimleme yapmıştı. Yani duygularının tarihle bağını çok güçlü kuruyor. Yüreğini ve beynini büyütme anlamında böylesi bilinçli bir yoğunlaşmanın ürünü olan bir yaşam süreci. O şiirlerindeki her satırına yansıyor. Bahsettiğim o şiirinin son satırını şöyle bitiriyor. Bir gün beni de yazan çıkacak.
Peki Sema Yüce’nin YAJK sürecini karşılama biçimi nasıl oldu? Bir de Zekiye Alkan’ın eyleminden çok etkilendiği anlatılıyor.
P. Tolhildan: Sizin bahsettiğiniz o, ‘Üç Yaşın Biyografisi’ şiirinde ‘Zekiye benim ebemdir göbek bağımı Zekiye kesti’ diye bir satır var. Bir de Heval Sema Zilan arkadaşın eyleminden de çok etkileniyor ve bunun üzerine yazdığı çok güzel edebi bir yazı var. Özgür Halk’ta da yayınlandı. Her iki eylemi ve arkadaşı ele alış biçimi kahramanlık, kadın ve Kürtlük üçlemesinin ruhunda yarattığı bir etki ve şekilleniş var. O yazıda Heval Zilan’ın ruhunu okumuş adeta. Dersim dağlarından yola çıkmış. Adım adım doğayı hissetmiş. Sanki kalbi Zilan arkadaşla birlikte atmış. Bir bölümünde sanki onun ağzından yazar gibi eşine mektup yazmış. Yani ruhunu hissediyor. Zindan koşullarında olmasaydı çok farklı bir çıkış da yapabilirdi. Örneğin YAJK tartışmalarında kadın kurtuluş ideolojisinden etkilenme çok derin. YAJK’ı onun açısından çekici kılan şey de bu. Çocukları, toplumsal sorunları çok derinden duyumsuyor. Bu yurtseverlik duyguları ile kadınlık bilinciyle de bağlantılı. Kadının esas sevgi kaynaklarını dinamiklerini çok derin hissediyor.
H. Zerya: Heval Sema’da ideolojiyi kadın doğası ile yoğurup yaşama yansıtan bir yanı vardı. Bizim klasik kadınlık olarak görüp red ettiğimiz birçok duyguyu o dönemde kendinin bir parçası olarak görüyordu. Çocuklarla da farklı bir bağı vardı. 1995’te Cenevre sözleşmesinin kabulüne dönük eylemler vardı. Cezaevleri de o sürece onar günlük açlık grevleri yaparak katılıyordu. O zaman halktan eylem yapan hamile bir kadın polis saldırısında düşük yapmıştı. Gazetelere ‘doğmamış çocuk Aşiti’ diye ilanlar verilmişti. Sema arkadaş kendisini Aşiti’nin manevi annesi olarak tanımlamıştı. Bazen açık görüşlerde çocuklar içeri alınıyordu ve hepsi böyle cıvıl cıvıl… Sema arkadaş onlarla sıkı bir bağ kurardı. Biz Sema arkadaşın eyleminden sonra (88 gün yaşadı 17 Haziran’da şehit düştü) o isteğini daha yaşarken yerine getirmek için çocuklara özel bir program hazırladık. Çocuk tiyatrosu yaptık. Çocuklar zindandan o gün çok farklı bir hava ile çıktı. O gün hepimiz Sema arkadaşı yanımızda hissettik. Bu tür şeyler
Evet, Heval Sema, Zekiye arkadaştan çok etkilenmişti. Eyleminden sonra hastaneye kaldırıldığı Ankara’da Zekiye arkadaşın nöbetini tutuyor. O yüzden o süreçten çok etkilenmiş. Göbek bağımı Zekiye kesti derken, o eylem biçiminin onu çok etkilediği belli oluyor. Bunu yazdığı öykülere de yansıtıyor. Mesela bir öyküsünde bir yanım aydınlık bir yanım karanlık diye bir cümle kurmuştu. Orda Zekiye Alkan’ı kendini doğurtan ebe olarak tanımlıyor ve aydınlık yanı olarak. Karanık yanın da mektubunda da belirtmiş. Beşeri zaafları olarak tanımlıyor.
Çelişkileri yakalama, çözme arayışı görülüyor. Mektubunda beşeri zaafların ayartıcı gücünden bahsediyor. Mektupta sizi en çok etkileyen ne oldu?
P. Tolhildan: ‘Kadında bilinç çok uzun süre düşüp kalkmaların sonucu gelişiyor’ diye bir tanımlama kullanmıştı mektubunda. Bu cümlenin kendisi bana çok derin bir felsefi derinliği hissettiriyor. O maneviyat yanını çok güçlü yaşadığı kadar zorluğunu da çok derin hissetmiş. Şu tespiti de çok ilginç, Kürt kadınları Anka kuşu gibi kendilerini küllerinden yeniden yaratacak güce sahip. Buna da inancı var. Hani beni de birgün birileri yazar demiş ya bir şiirinde. Bu da bunun derinliğini keşfetmiş olmasıyla ilgili. O bir ayna oluyor aynı zamanda. Ve cezaevi koşullarında olsaydı daha özgür dağlarda olsaydı kadın özgürlüğüne çok farklı boyutlar kazandırabilirdi. Dağlarda çok az kalmasına rağmen Xakurke’den Sehat’a geçerken geçirdiği birkaç günü 15-20 yıl sonra dinlediğimde bile o kadar canlı anlatılıyor ki sen dersin heval Sema bu arkadaşın yanından biraz önce geçmiş.
Zindan duvarlarını parçalamaya dönük arayışları yoğun. Peki siz eylemini hissettiniz mi?
H. Zerya: O zaman zindan direniş konferansları yapılıyordu ve her konferansın da bir dönem sloganı oluyordu. O yılın sloganı da ‘Zindan duvarlarını aşalım, partiyle buluşalım’ idi. Ama zindan duvarlarını aşmak heval Sema açısından daha derin bir tartışma konusu. O yüzden de zindana hem sığmadı zindanı çok derin de yaşamadı. Bu gerçeği kendi gerçeğinde yoğun yaşayan çatıştıran ve aşan bir yanı var. Senaryolar yazardı mesela. Öyküler, yazılar, şiirler. Kadının dünyasını büyütmesinin özgürleştirmeye götürdüğünü biliyordu. Cezaevi merkezi bir yer olduğu için her gelen yeni arkadaş da kendi sorunlarını çözme amaçlı geliyordu. Her arkadaş ile ayrı bir diyaloğu ayrı bir ilişkisi tartışması vardı. Duvarları aşma konusunda takıntısı nerdeyse ona dair özel bir paylaşımı vardı. Paylaşmaya dayalı çok farklı bir emeği vardı. O yüzden mutlaka herkeste bir izi var. Disiplin ve ölçüleri var. Kadının geleneksel duruşu, kendini büyütme, iddia ve karar konusunda yaşadığı zayıflığı güce dönüştürmede ısrarlıydı.
En son birlikte yaptığımız 8 Mart etkinliğinde de çok aktifti. 1998’deki 8 Mart’ın çok güzel geçmesi için çok yoğunlaşmıştı. O günün bütün yoğunluğu aynı zamanda o gecenin Önderlik ile öyle bir buluşmaya dönüşüp heval Sema’da farklı bir ideolojik bir çıkışa bir bağ kurmaya dönüştü. O olanları günlüğüne yazmış ve ‘bizim söylemediğimiz dile getiremediğimiz acılarımızın özlemlerimizin dili oldu’ yani yüreğimizin dili oldu. Biz onu hiç yalnız bırakmıyorduk. Sözde takip de ediyorduk, hastalığından dolayı her an düşme tehlikesine karşı. Ama O bir yolunu bulup yine kendisini bir şey olmayacakmış gibi işlere veriyordu. Arkadaşları yazma ve okuma konusunu çok teşvik eden yanları vardı. Kendisi de yapıyordu aynı zamanda.
Bu son süreçte yaşanan tartışmaları, aslında Çanakkale’de çok zorlanmışlar. O geçmiş açılmış, tartışılmış rapor süreçlerine alınmışlar. Sema arkadaş o süreçlerden en güçlü çıkan arkadaşlardan biriydi. Heval Sema çelişkilerini çok derin çözüyor, bir nokta koyup yeniden başlıyor ve pratiğe de geçirebiliyordu. Önderlik ‘Zilan daha çok ideolojik anlamda bir çıkış Manifesto niteliği, Sema da partisel sorunlarla boğuşma anlamında bir çıkış’ diye ifade ediyor. Orda bütün Kadın arkadaşların önemli yoğunlaşmaları vardı ve heva Sema’nın da öyle. Herkes kararlaşarak güçlü çıktı bir konferanstı. Ama Can Yüce ile Meral Kıdır bir eksiklik var, kadınlar eksik kararlaşmış gibi bir tartışma başlattılar.
Bu süreç Heval Sema’nın birey olarak yoğunlaşmalarını derinleştirdi. Bu yoğunlaşmalarını ziyaretine gelen kadınlarla da paylaşıyordu. O tartışmalarından birinde ‘10 yıldır bir devrimci mücadele yürütüyorum ve bir çıkış yapmalıyım, sıradan bir yaşamı ben kendi devrimciliğime yedirmem’ demişti. ‘Kadının yoldaş olabileceğini kanıtlayacağım’ diye yazmıştı ya mektuplarında. O yaşamdaki yansıması ve tartışmasıda hep bu biçimindeydi. Belli oluyordu ki farklı bir yoğunlaşma içerisinde. Tartışmaları hep sürüyordu. Ben onu hissettim.
1998 yılı Newrozundaki kutlamalarda halka saldırı olmuştu. O daha sonraki değerlendirmesinde ve yazısında yazdığı sözleri var diyor ya ‘çocukları coplattırmayacağız’. Biz Newrozumuzu kutlarken Heval Sema ateşten atlamadı, bu herkesin dikkatini çekti. O gün programa çok aktif katıldı ama gün içerisinde çok farklı bir yoğunlaşması vardı. Resmi bir program oldu. Etkinlik bittikten sonra herkes yorulmuştu. Heval Sema yine kendi küçük tahtasının yanına oturmuştu. Kimseye fark ettirmeden eyleminin hazırlığını yapmış. Ve hiç hissettirmedi. Önünde şey vardı, zaten eylemini yapmadan önce orda yoğunlaşırken böyle özgür halkları ciltlediğimiz o kitap vardı. Yine defteri açık yazıyordu. Zilan arkadaşın Mektubunun olduğu sayfayı açık bırakmış. Öyle gitmiş. En son onun resminin yani Zilan arkadaşın olduğu sayıyı okuyordu herhalde. Sonra Aşağı indik haberlere baktık. En son görüntüsü oydu. Herkes yattı sonra.
Sabah saat 5:45’teydi. Biz slogan sesleriyle uyandık. Cezaevinde herkesin yaşamında ilk kez karşılaştığı bir şey. Hiç kimsenin aklına gelmeyecek bir eylem. Biz gittik ilk koğuşta tek başına kalan TİKKO’lu bir kadın arkadaş bizden önce ulaşmıştı. Ulaştığımızda vücudunun büyük bölümü yanıklar içindeydi. Sonrasından tedavi görürken bir arkadaşa yazdırdığı mektubunda şöyle demişti; ‘Ben Newroz oldum, mazlum oldum çocukları coplattırmayacağım’.
ROZERİN ARJİN