Dünya politika sahnesinde olan birçok şey, içinde bulunduğumuz sürecin karmaşıklığı nedeniyle çoğu zaman somut olanın ötesinde birçok anlamı barındırdığı gibi mevcut aktörlerin yeni müdahaleleriyle başka boyutlar kazanabiliyor. Olayın öznesi görümündeki insanlar/insanlık –evet insanlık– çok kısa zamanda nesnesine dönüşebiliyor. Cemal Kaşıkçı’nın kaybedilmesi ve Papaz Bronson’un salıverilmesi bu kapsamdaki vakalardan. Kaşıkçı yokluğuyla, Brunson ise yaşamını hapiste/Türkiye’de değil de başka bir mekanda sürdürme olanağıyla bir anda –elbette kısmen daha önce de– uluslararası politikanın pazarlık nesnesi oldular. Mesela Trump hemen “Türkiye’ye yönelik çok iyi hisler içine” girdi. Ne de olsa seçmenleri erozyona uğrarken artık hangi tanrı bilemeyiz fakat onun bir lütfu gibi geldi Brunson’ın serbest bırakılması. Sonra asıl önemlisi ABD tehditle bir şeylere ulaşabileceğini başkalarından çok kendine kanıtlamış oldu. Bu mühim çünkü sürmekte olan savaşta bu tür hamleler ciddi bir motivasyon aracı. Öncesi Venezuela ve Kuzey Kore’de tutuklu olan bazı ABD vatandaşları da zorlamalar sonucu serbest bırakılmıştı. Trump bu “lütfu” karşılıksız bırakmayacağının sinyallerini de veriyor. ABD’nin İran’a yönelik yeni yaptırımlarının 4 Kasım’da devreye girmesi öncesinde, ABD yönetimi tarafından yapılan bu hafta başı açıklamalarda “Önceliğimiz güvenlik ancak İran ile ticaret ilişkileri kaçınılmaz olan müttefiklerimiz var. Türkiye ile müzakerelerimiz sürüyor. Güvenliğimiz kadar müttefiklerimizin çıkarlarını da dikkate alıyoruz” denildi. Nitekim akıl hocaları da fısıldamaya başladı: “Brunson’ın serbest bırakılması, Washington ile Ankara arasındaki “hayati” ilişkide yeni bir başlangıç için önemli bir fırsat.”(Financial Times) Arkasından Kaşıkçı vakası da Türkiye-ABD-Suudi Arabistan (ve müttefikleri) arasında yeni bir pazarlık unsuru haline getirilerek yeniden aynı hizaya gelmenin yollarının arandığı görülüyor. Trump’ın “… kral herhangi bir bilgisi olduğunu kesin dille yalanladı, gerçekten bilmiyor. Belki de, kafasının içine girmek istemem, ama bana öyle geldi ki, belki de bunlar haydut katillerdi, kim bilir…” türünden Suudilere yol gösteren zırvalamaları bu hikayenin hangi zeminde kurgulanabileceği ve Kaşıkçı’nın üstüne hep beraber petrol ve silah ticareti eşliğinde Zemzem Suyu içmeye niyetli olduklarını belgeliyor. En nihayetinde Kaşıkçı olayı Suudilerin Katar ve TC’ye, Papaz Brunson vakası da ABD’nin TC’ye ders vermesi babında değerlendirilebilir. Ayrıca egemenler için insan yaşamının bir öneminin olmadığını bir kere ısrarla sergileniyor. Brunson’ın saçma sapan suçlamalar eşliğinde iki yıl hapiste kalması nasıl kolayca unutulacaksa, Kaşıkçı’nın muhtemelen hiç hazır olmadığı ölümle buluşmasının da gazete sayfalarında uzun zaman yer kaplamayacağı fazlasıyla aşikar. Yine aynı egemenlerin, adeta cehenneme dönüşmüş olan ortak insanlık ızdırabımız Yemen’e bakan penceresi ise manzara resimleriyle kaplı, olanları görmek istemiyorlar. Daha doğrusu Suudi rejimi ve ortaklarının yarattığı bu “modern” Auschwitz insanlığın gözlerinden saklanıyor. Belki de en kötüsü milyonlarca insanın yaşamının “pazarlık yapmaya” bile değmez görülmesi. Yemen’le ilgili son yayınlanan UNICEF raporunda şunlar var: 27 milyondan fazla nüfusa sahip Yemen’de 16.37 milyon kişi temel sağlık hizmetlerine ihtiyaç duyuyor. Yaklaşık 2.2 milyon çocuk akut yetersiz beslenme sorunu yaşıyor. Bu çocukların acil bakıma ihtiyacı var. Bu çocuklardan şiddetli akut yetersiz beslenme sorunuyla karşı karşıya olan 400 bini ise acilen yardım edilmezse ölüm riski taşıyor…