Gazetecilikte, ‘’köpek insanı ısırırsa değil, ama insan köpeği ısırırsa haberdir’’ diye çarpıcı bir tanım vardır. Olagandışılığın haber olduğunu anlatan…
Hürriyet gazetesinde, iki gün önce yer alan ‘’Tarihimizde kılıç değil, kalem egemen’’ haber başlığı, köpek ısıran adam misalinin ironik örneği gibiydi. Birazcık zekası, azıcık bilgisi olan her dünyalıya, ‘’vay be, yalanları bize gerçek diye yutturmada bir sen eksiktin’’ dedirterek, tavukları güldürten bu sözlerin sahibi, mahallenin ‘’entelektüel’’ Emine bacısı değil, Başbakan eşi Emine Erdoğan’dı.
Emine hanım, etrafını saran yüksek Türk sosyetesine mensup kadınların yüzüne, derin tarihi kültürünü püskürterek, yeni Türk anası edasıyla, şöyle diyordu:
‘’Bizim millet olarak, ülke olarak, hiç bir zaman utanacağımız bir tarihimiz olmadı. Tam tersine bizim tarihimiz bilimle, sanatla medeniyet tasavvuruyla yoğrulmuş bir tarihtir. Bizim tarihimiz kılıç değil, kalemin egemen olduğu bir tarihtir.’’
TC’de Atatürk, İnönü ve tekmil darbecilerden başlayarak, gücü ele geçiren her diktatör, kafasına göre gerçeklere takla attırıyor, tarihi kendine uygun bir kazığa bağlıyordu. Gelenek öyleyken, ‘’tarikat, ticaret ve siyaset’’ kumpanyasının garabet tarihi de böyleydi. Yani, tarihlerinde utanç yok, kalemlerin yaratıcı efendiliği vardı.
Yalnız, Siirt’ten ‘’Orta Asya’’ kopan bir göçmen Arap olan Emine hanımın ‘’bizim’’ dediği tarihin hangisi olduğunu anlayamadım. Eğer dediği Osmanlı tarih ise onlar bebek hırsızı, kadın, ihtiyar katili ve talancıydılar. Pusucu, punduna getirdiğinde düşman kanıyla kılıcının pasını silen, yüz yıllar sonra bunların, Kürtlere yaptıkları gibi insan kellelerini kuyulara dolduran Kuyucu Muratlar yetiştirendi. Bu yönüyle utanç…
Osmanlının kültür ve sanat aşkında resim, heykel yasak, icadından 250 sene sonra gelen matbaa sansür altındaydı. Bu da utancın, kalem boyutu…
Emine Erdoğan’ın ‘’kılıç değil, kalem egemen medeniyet’’ dediği TC tarihi ise o, Ermeni ve Kürt kırımıyla baştan başa bir kanlı urdur. Medeniyetin utanç dalgaları kültür ve sanat adamlarını da altına alıyor, yazarlara kan kusturuyordu. İnletilip, yok edilen kültür, sanat ve kalem adamları listesini sıralasak bu sütun dar gelecek.
Kürt kanı ve kırımına gelince Kocası bile, ‘’medeniyetleri’’nin yaptığı Kürt soykırımının Dersim cephesini inkar edememişti. Geliyê Zilan’ın lebaleb insan cesetleriyle dolduğunu ‘’bizim’’ dediği tarih de not ediyordu.
Dün bir yana, yakına bakalım. Utanç verici tarihin yakın dünün yakılmış 4 bin Kürt köyünün enkazı, devlet eliyle katledilmiş, çoğu mezarsız 17 bin 500 masum ve mazlum sivil Kürt, zalimliğin yüzünü aydınlatıyor.
Uludere’de 12, 13 yaşındaki çocuklar, bir araya toplanıp, uçaklarla bomlanarak paramparça edilmesinin üçüncü ayı dolmak üzere. Bu ‘’medeni’’ katliamın emri Ankara’dan. Ankara ise Genelkurmay başkanı değilse, Emine hanımın kocasıdır…
Utanç vercici tarihleri yok ya, Emine Erdoğan peçelenmiş başıyla, yüksek sosyeteyi aydınlatan vaazını verirken gazeteci Necati Abay’ın, ‘’tutuklu gazeteci sayısı 106’ya yükseldi’’ çığlığı, zalime karşı imdat sesi olarak dünyada yankılanıyordu. Abay’ın sözünü ettiği tutukluların (rejim esiri) 98 tanesi,’’silahlarıyla birlikte etkisizleştirilmiş terörist Kürt’’tü. Silahları kalem, yazdıkları, kumpaslar kumpanyasının Kürtlere tükürttükleri kandı.
İşledikleri suç, onların ‘’şanlı medeniyetimiz’’ dedikleri insanlığa karşı işlenmiş zulmü teşhirdi. Mesela Özlem Ağuş, Pozantı’da Erdoğan rejiminin esiri, Kürt çocuklarının uğradığı tecavüzü yazmak, Müge Tuzcuoğlu’nun suçu da 8, 9, 10 yaşındaki Kürt çocuklarına karşı girişilen kıyımın, nasıl taşan kine dönüştüğünü kitaplaştırmaktı.
Yine, Emine Erdoğan’ın tarihimizde utanç yoktur dediği gün, Suruçta başka bir utanç yaşanıyor, Kürtçe şarkıların söylendiği şenlik polisin gaz bombalarıyla, insanların can derdine düştüğü savaştan kaçışa dönüyor, Diyarbakır’da polisin tazyükli su sıkarak yere devirdiği 75 yaşındaki Ayşe Al hastanede ruhunu teslim ediyor, yüksek mahkemeleri Kürtlerin mahkemelerde kendi dilleriyle savunma yapmalarını yasaklıyordu.
Kürdistan yangın ve enkazı, dağlar mayınlarla ölüm tuzağı, topraklara ölüler serpili, ama Emine Erdoğan, bizleri hafızası olmayan balık yerine koyuyor, ‘’tarihimizde utanç yok, kılıç değil, kalem egemen’’ diyebiliyordu. Ben şimdi, ne diyeyim bu kadına!
Söyleyecek söz bulamıyorum, en iyisi Yıldırım Türker’in Pazar günü yayımlanan yazından bir kaç cümle ile ‘’ey utanç, sen neresin?’’ demek:
‘’...Karşıdan bir çığlık kopuyor ki dehşet. Küçük bir kız. çığlığı korkunç. Anlamıyoruz. Dokuz veya on yaşlarındaydı. Bize göre çok çocuktu. Göğüsleri daha gelişmemişti. Hazal nasıl zevk alıyor musun, falan diyorlar. Ama kız ölüyor. Bir adam sürekli bağırıyor. Gözlerimiz kapalı. Anlamıyoruz. Arkamdan kan akıyor. Göğüs uçlarım ağrıyor, dayanacak güçte değilim. Vücudum alev alev yanıyor. Artık dayak yemek istemiyordum. Arkamın acısı beni zorluyor. Yanımdaki beni dürttü. Gözlerini aç, dedi. Açamam, dedim. Dayanacak gücüm yok, dedim. Kürtçe, aç gözlerini, dedi. Kararlı sesi beni korkuttu. Göğüsleri daha belirgin olmayan bir kız çocuğu, saçları dağılmış. Kızın bacaklarının arasından kan akıyor. Ne oldu anlamadık. Biri gelip diyor ki dokuz kişi onu...”
Medeniyetlerinin tarihinden bir kesittir, bu. Çocuğu, kadını, erkeğiyle Kürtler, vahşetin eli, kolu bağlı esirleridir. Esir masundur. Vahşetin utancı, iftihar edilen, şeref duyulan medeniyetse eğer, sahiplerine aittir. Böyle bir tarih, sadece sahiplenenlere yakışır...
Sen eksiktin Emine Erdoğan!