Savaş nerdeyse gerçek ordadır kanaatine varıyor Şengal sokaklarında dolaşınca insan ama hemen yanı başında ''hangi gerçek sorusu'' insanın zihnine saldırıyor. Bu ülke ile hiçbir alakası olmayan ve hiçbir toplumsal özelliği bulunmayan işgalcilerin ve yüreği avucunda olan savaşçıların savaşımı… İfadesiz bin bir gerçeğin savaşımı… Şengal'in özgürleştirilmiş bir mahallesinde, gün boyunca HPG, YJA star, YBŞ ve MLKP savaşçılarının bulunduğu mevzileri dolaşıyorum; insanı alıp başka dünyalara götüren simalar, hayat hikâyeleri, utangaç savaşçı portreleri, yıkılmış evlerin molozları arasında kayıp aile albümleri, şimdi nerelerde oldukları belirsiz olan çocukların oyuncakları, delik deşik duvar diplerinde mermi vızıltıları ve aralıksız patlamalar arasında savaşçıların gülen yüzleri… 

Her noktada bize verilen çaylar eşliğinde sıcak sohbetlerden birine dalmışken elinde tozlu bir resim, büyük bir sevinçle içimize dalan Êzîdî kadın savaşçısı şen sesiyle “Harabelerin altında teyzemin resmini gördüm” diyor. Çocuklar gibi mutlu ve en içten haliyle bu anı bizimle paylaşıyor. Eski hayatından izler bulmanın tarifi bir tek onun duygusunda gizli kalıyor. Hiçbirimizin kurduğu duygudaşlık, onun gerçek duygusuna karşılık gelmiyor. Bu sokaklarda koşturan çocuk, aynı sokakta şimdi mevzi tutuyor. Onun yaşadığı duygu düzeyine ulaşmamız oldukça zor.  Ne kadar tasvir edebiliriz ki geçmiş ve an denen bu anafordan ibaret zamanı… 

Bir yanımızda kan izleri bulaşmış bir duvar, bir yanımız duvarlara yazılmış savaşçıların sözleri. Atılan her adımda savaşın izleriyle karşılaşıyoruz. Yıkılan evler, silah sesleri, mermi kovanları, eksilmeyen barut kokusu… Bir süre sonra alışıyor insan patlama seslerine. Bu savaşçıların divanında otururken onca korkutucu gürültüye rağmen huzur aramıyormuş meğer insan. Hayat kuralları farklı işliyor savaş ortamında, her şey çok sahici, çok içten. Şimdi yanı başında olan, gülen bir canla hiç beklemeden, bir mermi sesiyle vedalaşmak zorunda kalabiliyorsun. Herkes bu gerçeğin bilincinde ama dile getirme gereksinimi duymadan hayatın bir köşesinde duran bu gerçekle yaşıyor. 

Zaman dolu dolu geçiyor, fazla konuşmadan anlaşıyor bu savaş diyarının insanları. Buralarda gözler, bakışlar kendi başına bir dil oluyor. Aklıma bir yerlerde okuduğum bir söz geliyor; “İyi insanların yaşamı, bütün insanları düşünerek geçen bir yaşamdır. Sıradan ve basit insan ise yalnızca kendisini düşünür.” Şimdi sağımı solumu çevreleyen gerillalar bu iyi insanlar. Hiç tanımadıkları insanlar için dövüşüp, ölümüne savaşıyorlar. Yeryüzünün bencilliğine inat, insanlar için, bir inanç için dövüşüyor insanlar. İnsan eliyle uygulanan vahşete karşı koyarken, savaş atmosferinde kedi, köpek ve güvercin besliyorlar.

Durmuyor hiçbir gerilla, bazıları mevzi yapıyor, bazıları suikast mevzilerinde en ufak bir hareketi gözetliyor, bazıları bir yerde toplanmış, mermi sesleri eşliğinde bir belge okuyup tartışıyor. 

Kısa sohbetlerinde yıldızlara göçen yoldaşlarından söz edip, sonra susuyorlar. Çok uzun geliyor bu susmalar… Güzel olan; ateşin hiç sönmeden yanması, kenarında kara bir çaydanlığın kaynaması ve ateş başındaki sohbetçilerin hiç eksilmemesi. Her şeyin tadı başka güzel buralarda; çayın, sohbetin, esprinin bile… 

Gözlerim Adulê ve Derweşê Êvdê’yi arayıp duruyor Şengal sokaklarında. Tarihe gizlenmiş olanları bulamadım ama çağdaş Adulê ve Derweşlere de kapatmadım gözlerimi; onlarcası yanı başımda. Aşık olunabilecek insan suretlerini görüyorum. Yalancı ve yarım yamalak bütün sahte aşkların uzağına düşen, aşka değer insanların varlığı ne güzel!