Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Rojava'yı Türkiye için bir "tehdit" saydıklarını resmen açıkladı. Şöyle dedi: "Üç kantonu birleştirmek suretiyle burada yeni bir yapılanmanın içerisine girebilirler. Bu ülkem için bir sıkıntıdır, bir tehdittir."
YPG-YPJ güçlerinin zafere doğru yürüdüğü ve Türkiye'nin Güney sınırlarının yaklaşık bin kilometresini DAİŞ "tehdidinden" kurtarmak üzere olduğu bir anda Türk devletinin başı, "Nereye gitti o mühimmat, bir kısmı terör örgütü DEAŞ'a (IŞİD) gitti, bir kısım da PYD'ye gitti. Bu ikisi de zaten terör örgütü. Al birisini vur öbürüne. Birbirlerinden farkı yok" dedi.
Rojava Türkiye Cumhuriyeti için asla bir tehdit değildir. Tam tersine, Türkiye'nin güvenliği bakımından büyük bir teminattır.
Sağduyulu her insan, İran sınırından başlayarak, Irak ve sonra da Suriye boyunca süren tüm sınırın, aslında Iran'la, Irak'la ve Suriye'yle değil, Kürdistan'ın üç parçasıyla olan sınır olduğunu kolayca anlar. Şii kuşağına karşı uydurma "sünni kuşağı" gibi maceracı politikalar yerine, Türkiye'nin Ermenistan'dan başlayıp, Akdeniz'de sonlanan "Doğu ve Güney Doğu" sınırlarını PJAK'la, PKK'yle ve PYD'yle anlaşarak güvenlik altına almanın en kestirme yol olduğunu kolayca görür.
Ve bu yolun tersine, Kuzey'i oyalayarak, Doğu'yu İran'ın "yok etmesine" bırakarak, Güney'i, ilk fırsatta yeniden "sömürgeleştirmek" üzere entegre ederek ve Rojava'yı DAİŞ vahşetinin kurbanı yaparak "Kürt sorununu" çözmeyi düşünmek Türkiye'nin doğu ve güneydoğu sınırlarını yalnız "savaş sınırlarına" çevirmekle kalmaz, Türkiye toprak bütünlüğünü de koruyamaz.
Cumhurbaşkanı ne yapıyor?
Ne yapacak? Cumhurbaşkanı seçim hazırlığı yapıyor, aynı zamanda çözüm sürecinin bağrında barındırdığı riski de böylece ortaya koyuyor.
O nedenle de, kamuoyunu zaman zaman şaşırtan çok farklı sesler ortaya çıkıyor:
Erdoğan seçim hazırlığı babında "tehditten" söz edince, Selahattin Demirtaş ona hak ettiği yanıtı veriyor.
Erdoğan "PYD'nin DAİŞ'ten farkı" yok dediği zaman Cemil Bayık da ona, "Senin DAİŞ sahte halifesinden farkın yok" deyiveriyor.
İyi de tam onlar böyle derken, İmralı heyetinden DTK Eşbaşkanı Hatip Dicle, "Hükümet olgunlaştıktan sonra müjdeyi açıklarız" diye konuşuyor.
Bazan kafalar karışıyor. Acaba "farklı" sesler mi duyuyoruz diyenler oluyor.
Farklı sesler duyduğumuz çok açık. Çünkü biz aynı anda çok farklı ortamlarda, çok farklı koşullarda yaşıyoruz.
Evet, Hatip Dicle "müzakere aşamasında, çözümün arifesinde" olduğumuza dair PKK Önderi'nin sözlerini aktarıyor. Çünkü gerçekten de "görüşmeler", hızla "müzakereye", çözümsüzlük de hızla "çözüme" doğru yöneliyor. O nedenle "müjdeli" sözler yerini buluyor.
Ama aynı zamanda "siyasi mücadele" de sürüyor. Önümüz seçim. AKP'nin karşısında asıl muhalefet partisi HDP. O nedenle Demirtaş'ın "sert muhalefeti" de yerini buluyor.
Ve bir yandan "diplomasi, müzakere süreci" devam eder, aynı zamanda "parlamenter bir yarış" yaşanırken, ne yazık ki hala ortada yalnızca bir "mütareke" var. Yani "barış" anlaşması imzalanmamış, "savaş hali" sürüyor. Sürdüğü için de, Bayık'ın "askeri" açıklamaları da yerini buluyor...
Yani Kürdistan merkezli demokratik "senfoni orkestrasının" bütün icracıları, ellerindeki enstrümanları, mükemmel bir şekilde icra ediyor...
Ve bu senfoni orkestrasının icra ettiği marşların eşliğinde gerilla Şengal'de, Kobanê'de zafere emin adımlarla yürüyor... Ve Kuzey'de "tepecilerin" dikkatle gözlediği çözüm süreci adım adım olgunlaşıyor...