Siyah giysileri, kara bayrakları ile hayvan sürülerini andıran kalabalıklar, yüzlerce araçlık konvoyları ve ellerinde kelle koparmak için taşıdıkları palaları ile, tek bir mermi sıkmadan, tek bir kayıp vermeden, şehirleri ve kasabaları ele geçirdiler.
Öyle ki yarattıkları korku ve propaganda, gerçekleştirdikleri eylemlerinin önüne geçti. Korku bilmez, yenilmez ve herşeyi yapmaya muktedir, yeni bir "Roma Ordusu" imajı oluşturuldu.
Şengal’i ve çevre köyleri de 3 Ağustos günü, hiçbir direnişle karşılaşmadan işgal ettiler. Kamuoyunda, bu çeteye karşı durulamayacağı algısı pekişti.
Bu çete kalabalık sürüleriyle, Saddam ve Esad ordusundan ele geçirdiği tankları, toplarıyla, kurban bayramına bir hafta kala Kobanê’ye saldırdı. DAİŞ yöneticileri, "kurban bayramını Ayn-el Arap’ta kılacağız inşallah" diye peş peşe açıklamalar yapıyordu.
Fakat, DAİŞ bu kez fena kayaya çarpmıştı. Karşılarında örgütlü bir halk, direngen ve sonuna kadar savaşmaya kararlı bir gerilla ordusu vardı. Ne bayram namazı kılabildiler ne de diğer yerlerdeki gibi bir korku yaratabildiler.
Sonuçta Kobanê’de DAİŞ çetesinin yarattığı algı, oluşturduğu imaj yerle bir olurken, gücünün kof, cesaretinin sahte, savaşçılığının hikaye olduğu da anlaşılmış oldu.
Ancak insanlık düşmanı katil sürüsünün durdurulması ve açık bir yenilgiye uğratılması öyle kolay ve bedelsiz de olmadı. Özgürlüğün bedeli, sayıları binlere ulaşan genç kadın ve erkeğin şehadeti, Kobanê’yi terketmeyen yaşlıların ve çocukların yaşamı oldu.
Değişik halkların, farklı inanç gruplarının, öğrencilerin, kadınların Kobanê’yi sahiplenişinin nedeni, artık unutulmaya yüz tutmuş insani değerlerin yeniden görünür hale gelmesidir. Bu ilgi ve sahipleniş, çaresiz ve yardıma muhtaç bir halka değil; gelecekte insanlığı temsil edecek yeni topluma duyulan özlemin ifadesidir.
O nedenle Şengal halkı şanslıdır. Yaşayan iyi ve dinamik bir örnek olan kardeş Kobanê’ye bakarak geleceğini hazırlayabilir.
Şengal işgalcilerden temizlenirken, bu durumu bir yenilginin rövanşı gibi ele almak, zafer söylevleri ile kendimizi tatmin etmek, yaşanan trajediden hiç ders çıkarmamak anlamına gelir.
Şengal’in özgürce ve güven içinde yaşayacak bir "yeniden yapılanma"ya ihtiyacı vardır. Bu yeniden yapılanmada para, barınma, yiyecek ve içecekten önce, Şengal’den göç eden ve halen orada yaşayan Kürt Êzidîlerin özgüven ihtiyacı vardır.
Özgüven ise bir toplumun her türlü zorluğa, zorbalığa, işgale karşı direnebileceği; kendi topraklarında özgürce yaşayabilecek kapasiteye sahip olduğu inancının geliştirilmesi ile oluşur.
Özgüven, Êzidî toplumunu mülk sahibi, aşiret reisi, dini lider, aile büyüğü ve erkeklerin tahakkümü altına sokan tüm alışkanlıkların ve gerontokratik ilişkilerin terkedilerek, başta öz savunma olmak üzere, toplumun kendi örgütlülüğünü yaratmasıdır.
Êzidî kadınlarının her türlü tahakküme karşı, kendilerini savunacak bilince, örgütlülüğe ve savunmanın gerektirdiği silahlara kavuşturulması, yeniden inşanın gereğidir.
Şengal merkezinde, kasabalarda ve köylerde sivil halkın komün ve meclisler oluşturarak kendi kendilerini yönetebilecek bir örgütlülük geliştirmeleri en önemli çalışma olacaktır.
Mağdur olmuş, katliama tanıklık etmiş, tecavüz travması yaşamış, topraklarından çıkarılmış bir topluluğa acımak; onların çaresizliğine ortak olmaya çalışmak, mağduriyetini para ve gündelik ihtiyaçları karşılayarak gidermeye çalışmak yanlış bir dayanışma ve yetersiz ilgilenme tarzıdır.
Korkarak, kaygıyla ve belirsizlikle yaşam örgütlenemez.
Şengal özgürleşirken, "öyle bir şehir inşa edelim ki kimden ve nereden gelirse gelsin, günün birinde birileri bize saldırdığında, birilerinin bizi savunmasını ve korumasını beklemeden, biz kendimiz, kendimizi ve şehrimizi savunabiliriz. Bize yeni bir ‘ferman’ yaşatmak isteyen olursa, onların fermanını biz yazacağız" fikrinin, inancının geliştirilmesi ve örgütlendirilmesi ihtiyacı vardır.
Çare iyi ve daha güçlü himayeciler bulmak değildir.
Çare ve çözüm, Êzidî toplumunun örgütlenme, direnme, mücadele ve kendi özgürlüğünü geliştirme kapasitesini açığa çıkarmak ve bu potansiyeli örgütlülüğe kavuşturmaktır.