"Kaç bin yılın mültecisi bir kavim

Kaç kadim katliamın kurtulmalığı

Hep firar hep sürgün hep kaçak

Ey dünya hesabın ne zaman biter bizimle

Biz ki, Allah’ın en güzel meleğinin inananları

Zerdüşt’ten Mansur’dan Şex Adi’den mütevelli

Azala azala kalmış bir avuç Êzîdî…”




"Yetmiş iki millete bir nazarda bak" der bir Alevi sözü. Yetmiş iki millete bakanlar ise 73. millet olurlar haliyle.

Bir de "74. fermandır başımıza gelen" sözü vardır Ezdailerin tıpkı Aleviler gibi. Yani maruz kaldıkları 74. katliam-soykırımdır. En sonuncusu da 2014’un 3 Ağustosu'nda başlayan ve DAİŞ eliyle yaptırılan Şengal Soykırımı.

Peki, rakamlar üzerinden açtığımız konunun içeriği ne? Nedir bu iki toplum arasındaki bağ-alaka? Aleviler ve Ezdailer (Êzîdîler), özgün inançlarıyla Ortadoğu’nun özellikle de Mezopotamya’nın en köklü kültürleriyken, neden solan renkleri olmaya yüz tuttular?

Yakınen baktığımızda ortaklaştıkları tek nokta maruz kaldıkları fermanlar değil elbette.

Mezopotamya’da yeşermiş bu kültürler toplumsallığın en rafine, en yalın, en ulvi değerlerini bünyelerinde barındırmışlardır. Talanlara, kıyımlara rağmen inançlarının olmazsa olmazlarına dönüştürdükleri bu değerleri "can-ı terkeden deli"ler olmuş ve korumuşlardır. "Dünya malından geçen veli” olarak yaşamayı tercih etmişlerdir.

Ne ahlar, ne yaman çığlıklar kalmıştır toplumsal belleklere yadigar bu fermanlardan! Dualara dönüşmüş ağıtlar vardır toplumsal genlere kazınmış. Dilden dile aktarılan. Ama yine de vazgeçmemişlerdir yollarından. İnsanlık adına ceremeyi çeken, en ağır bedelleri ödemeye devam etmişlerdir.


Peki neden?

Çünkü; kadim inançları gereği "kul" değil "can"dırlar. Can almaz can verirler. Dil canı cemala kelam buyurmuştu kadim sofralarında. Konuştukça dil yaralı ve yalnızlık içinde. Yalnızlık çöl olmuştu dilin ortasında. Dil susuz ve yaralı bir anaydı. Tüm toprak çölde dile gelmişti.. Kuru ve ateş.. Ateş çölleşti Şengal’in dört dağı içinde.. Hawar Hawar.. Sesleri çöl yatağında suskunluğa düşmüştü.. İnsanlık çölleşmişti.. Dil ateşe susarcasına.. Çığlıklar içinde.. Memeler çöl ateşinde paramparça.. Çocukların ağıtlarına ne Zerdüşt, ne Hüseyin dayanabildi.. Ne Şengal ne Kerbela mukaddesi dayandı bu kanlı fermana..!

Kimsenin kalbini kırmazlar. Gönülleri "hakkın sureti insanın” hanesidir çünkü. İncinseler de incitmezler. İnsana insan olmanın erdemleri ve değerleriyle bakarlar. 'Adam olmak' gibi normatif, katı-kuralcı, erkek egemen-iktidar kokan bir dertleri yoktur; sadece insandırlar. Biatçı yaşam şeklini reddederler.  Kula kul olmayı gerektiren "muktedirin kendi suretinden"  yarattığı mamuller, tahayyül dünyası bile sömürgeleştirilmiş kullar olmazlar, olamazlar.

Turab olurlar ayağa, özüyle buluşmanın, nefsini yenmenin erdemlileridirler. Tevazuyu yol edinip benliği lanetlemektir aslı ibadetleri. "Ben"çi değil, ben-i insandırlar. Cem-i civat olurlar cemal cemale. Asla "bireyci" olmayı bünyeleri kabul etmez. Tekçilik aykırıdır tabiatlarına. "Yeryüzünün gerçeği, has bahçenin çiçeğidirler”. Kültürel müştereklikleri ritüellerinde, yaşam şekillerinde de tezahür eder.

Güne, insan-ı kâmilin yanı nur-i Xuda’nın, nur cemaline dönerler yüzlerini mesela. Muhabbet ehlidirler. Sazın, tefin, bulurun sesi, Dewreşlerinin zikri, Zakir’in sedasıyla ruhun bedende vücut bulmasına dua ederler cümle cemaat. Yolun Pirlerine yarenlerine gulbanglar'la, gülden sedalarla seslenirler can tende uyansın diye. Böylece nefeslerini bilir Buda’yı tanırlar. "Reya Xwuda" denen yola girmek gerektirir. Yol evladı, evla de rayı olurlar, sıratıl müstakim üzre gözetirler ruhlarını. Yoksa düşkün olurlar…

Engin ilim deryasında, suyun coşkun akanından, yelin esip-geleninden, dağın karlısından taşın nişanından, insanın nurlusundan bulurlar Hıdır-İlyas’ı. Kim bilir ne zaman, nerede ve hangi donda? Günden önce kalkıp ışığın lekesizinden nasiplenebilseler diye alemin tüm varlıklarına güneşi doğurlar kadınları.

Meleke Şerê Sibê, Meleke Tavus’a çağırıp zahir alemin ahval-i halinden haber verirler gaiplerde gezinenlere. Sonra yere-göğe, kurda-kuşa, ağaca-taşa, börtü-böceğe, el-aleme, kapı-komşuya, evin ahalisine hayırlar, iyilikler ister-dilerler ve  "kaldıysa eğer biraz nurda bu garibe" derler en sonunda.

Pirsize-nursuza yolumuz düşmesin, hırsız-arsız ocağımıza, kapımıza, eşiğimize düşmesin derler. Çünkü Ocakları vardır, kutsal ateşin aşk-i ilahi ile insanı pişirdiği. "Lokmanın haramı kabımıza-kaçağımıza girmesin, nasibimiz olup boğazımızdan geçmesin" derler.

Kendi kusurlarını özlerinde arar, dara dururlar pirleri, peşimamları, mürşit ya da rehberleri nezdinde, cem-i cemaat huzurunda. Kimsenin kusurunu görmez gördüklerini örterler. Kem düşünmez, kem söylemez, kem yapmazlar. İkrar ve imanında aşk ile yaşarlar. Severler Hakkı, Hakkın tezahürü doğayı. Korkmazlar. İnsan sevdiğinden korkar mı hiç? Aşk ile bağlıdırlar özlerine, aşkın en güzeli, sadakati gerektirir, sadakatlidirler. Yaşarlar yani, yaşatırlar iyi ve güzel olanı. Budur yasaları.

Gel gör ki direnmektir yaşamanın diğer bir adıda. Hele bir de "petrol azgını" canavarların kurtlar sofrasına çevirdiği Ortadoğu’ysa zahiri mekanınız. Tek yol direnmektir artık.

Bu değerler silsilesine yer yoktur artık "o cennette", Mezopotamya’da. Toprak kardeşkanı ile yoğrulmuştur. ‘Habil-kabilden’ miras. Hava ölüm kuşan gazdır Halepçe’de. Ateş yağan Gazze, günümüz Kerbela’sı Sur’u Cizre’dir. Şu "kan akar" Fırat’ta, Dicle’de, "bulutlar adam öldürür". 74. Fermandır Şengal’de ekranlardan akşam sofralarınıza taşınan.

Tanrılara kan gerektir çünkü. Rahipleri eliyle bezenen, "medeniyet" kisvesine bürünmüş "tek dişli canavarlar" insan kanından beslenmelidir. Çünkü talan edilen tabiat, ırzına geçilmiş toprak bile doyurmaz artık gözlerini, dizginsiz iştahlarını.

İnsan mı, bir nesnesidir artık ürettiğinin. İktidarın tornasından geçirilip fasone edilmiş "saydam bir metadır", tüketen, tükettikçe tükenen-tüketilen. Nefsinin esiri ervah-ı be idrak bir kölesidir kendi eliyle yarattığı hırs canavarı iktidarının. Alternatifte kabul etmez. İkilik neymiş, fitne değilse eğer, bölen bölücüleştiren. Çok zorladığınızda, Kızılbaş, Mecusi, mülhit, zındık, Alevi, Nusayri ez cümlesi terörist olursunuz modernitenin yasalarında. Katliniz vaciptir kitab-ı mukaddese göre. Daha modernce söylenirse ‘etkisiz hale getirilmeleri" yasaldır, meşruiyet kazandırılmıştır katliam fermanınıza.

Çünkü cehenneme çevirdiği cenneti öte dünyalarda arayan "kul"lar yığınıdır artık insanlık. Alkış tutan "ferman darlarına". Akıllar tutulmuş, vicdanlar kurutulmuştur. Vicdanın öldüğü yerde insan olmak ne yarar..

Bundan dolayı solan renkleriyiz Ortadoğu’nun.

Son çare dağlara dönerler tekrar yüzlerini Êzîdî ve Aleviler. Ne de olsa "Ferman padişahın dağlar bizimdir" hâlâ. O sebeptendir, yani tevekkeli değildir kutsallığı Dewrêşê Evdî'nin mekanı Sincar’ın, Düzgün Baba’nın mekanı Dersim’in dağlarının. Onlar mukaddes bilirler dağ pirliğini. Pir dağlı olup meyman olurdu kutsal gecelerinde.. Pire piranları Zerdüştlü dağ bilgesiydi.. Tüm dağlı kavmin yol sırrı hakka’a hakikatı bilmek olmuştu. Zerdüşt’ü sır kendini bilmekle başlardı.. Her kavmin mukaddes sırı bu olmuştu.. Zerdüşti yol ibadeti, düşünmek, iyi güzel olandan, doğrudan ayrılmamak..! Bu mukaddes kavmin inancından olan Êzîdîler bu sırrı hakikat aşkı olan "kendi tanı” sözü ile bir kez daha mukaddes Zerdüşt’ü öğretisiyle kendi özünü dara yatırıp yola musahip oldular. İmralı çölünde çağdaş Zerdüştî pire piranın yeni öğretileri kendilerine yeni bir yol, yeni bir yaşam öğretmişti. Özgür yaşamak için direnmek ve var olmak. Bu kutsal Êzîdî yol aşıkları ve velileri yolun hakikatı olan Bilge Öcalan’ı bağrına basmışlardı. Tüm kelam ve cümlelerinde.. Bizim üzerimizdeki "ölü toprağı” atandı.. Biz "gaflet uykusunda” uyumuş, nerden nereye gideceğini bilmeyen "yaşayan ölülerdik” sözü hep yankılandı dillerinde.. Doğru yaşamanın başlangıcı, özünü açlığa yatırıp, yaşama sevinci ve umudunu yeniden yaratmak olurdu. 23 Ağustos Strasbourg açlık grevi Êzîdî kadim inancına sahip olan toplulukların kendi küllerinde yeniden kendini yaratıp öze dönüştür.. 

Medinelerde yer yoktur onlara köle pazarlarından gayri. Satılırsa kadınları, vurulursa kelleleri çocukların haber olurlar belki bir kaç saniyeliğine algı aleti, meşrulaştırmanın iflah olmaz medya araçlarında.

Sonra fermanlar karşına dikilen anaların doğurduğu fedailer dikilir, canı terk etmiş, serden geçmiş "tanrılarca sergerde tabir edilen" yiğit çocuklar. Kızlı erkekli. Ve belki ilk kez bir direnişinlerinin zaferle taçlandırıldığı Kobanêler Şengaller Dersimler not düşer tarihe. "Yeniden bir yaşamın inşası” mümkündür bu esaslar üstüne. Ve Ezdailer ile Aleviler ilk kez bir arada direnirler güzel günler için. Yok edilen onurları, çiğnenen gururlarının tanzimi için.

Bu minval üzere buluştular Strasbourg’da, "Şengal’e Statü, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a özgürlük" şiarıyla Aleviler ve Êzîdîler. Ezdai kardeşlerimiz bedenlerini ölüme yatırdılar. Hepimizin gözü önünde. Kimselere zarar vermemek için, can almadan can vermek için. "Sesimize ses verin" derler.