İnsanın kendini ve çevresini tanımlamaya başladığı çocukluk dönemleri her anımsandığında, yeni anlamlarla birlikte tatlı bir heyecan duygusuna neden olur. Hele bir de o yıllar ve anlarda anlam veremediği ritüellerin mistik ve içsellikleri hatırlandıkça ister istemez insan kendini öz ve biçim ikileminin yakıcı sorusuyla karşı karşıya buluyor.

Evimiz Erzincan Ovası’ndan Munzur’a bakardı. Çocukken hep kendimi zirvesinde düşlediğim asi Munzur Dağı ve bizi bizden ayıran Karasu Nehri!.. Halbuki uzatsan kollarını Munzur kucaklamaya hazır bir parezgehti. İçimdeki tanımlanamaz kavuşma özlemini çok sonradan öğrenecektim. Bir yanım Ovacık’tan, bir yanım Hozat’tan sürgün yemiş bir ailenin çocuğuymuşum. Neden köyümüz Kelkit sınırında ve neden hep Munzur’a uzaktan bakmaya hapsedilmişti ki? Nasıl ki dağ dağa kavuşmazsa insan da insana kavuşamaz denmişti. Hep kavuşma ikliminde ama imkansız olan da bu… Ve belki kimileri için bu halen öyledir.
Sürgün salt bir topraktan etme değil elbet. En önemlisi de toplumsal hafızadan kopararak kültürsüzleştirme, elden ayaktan düşürme ve daha nice kötülüğün adıdır. Bu kadim topraklarda direnmenin adıdır yaşam. Direndikçe öze dair olan da yaşamın her alanında dile gelmiş. Hakikat mertebesinde bir semahın deyişi olmuş, söze gelmiş…
Öncesini ve sonrasını pek hatırlayamadığım ama hep hafızamda olan bir semah gecesinde anlamını bilmediğim çok değerli bir aktarıma tanıklık etmiştim. Akşama doğru evde bir telaş almış başını gitmişti. Hiç kimsenin ufak tefek bir çocuğun merakını gidermeye zamanı yoktu. Ve her geçen saat kalabalıklaşan odalarda o çelimsiz halimle bile yer bulmak mesele olmuştu. Divan kurulmuş, Pir-Dede gelmiş, herkes ayağa kalkmıştı. Selamlaşma adeta semahın başlama startı gibiydi. Bu selamlaşmada öyle bir törensellik vardı ki, söylenen sözler kadar yapılan jestler bile kendi başına bir anlam değeri kazanıyordu.
Yer minderleri üzerinde halkalar halinde oturan canlar semaha başlanmadan, aralarında birbirlerine küs ve dargın olanlar barıştırılır, gönüller alınırdı. Küslük hali semaha kötü ruh bulaştırır, bu da nihai amaç olan birliği zedelerdi. Semah, birliğin, dirliğin, saygı, sevgi ve hoşgörünün ifadesidir. Semahta pervane olmak bu içselliği gerektirir. Pir’in söylemeye başladığı Kürtçe deyişle birlikte dönmeye başlayan Semah’ın etkisiyle tiril tiril titrediğimi halen iliklerime kadar hissediyorum. Bu herhangi bir korkudan değildi. Yapılan ve yapılmakta olanın ilettiği mesajın yüreğe işlemesiydi. İşte bundandır ki o geceyi hiç unutmadım ve her aklıma geldiğinde içimde o aynı heyecan belirir. Hele komşumuz olan genç bir kadının kendisinden geçmesi, semahın da zirveleştiği an oldu. Pirin okuduğu dualar ve verdiği nasihatlerle kadının sakinleşmeye başlaması, kötü ruhun onu terk ettiğini bildiriyordu. O gece kerpiç duvarlı, toprak damlı evimizin her bir köşesi adeta büyük bir enerji haline dönüşmüştü.
Çok sonradan öğrendim; eskiden Pirlerimiz, Dedelerimiz semah dönmek için müritleri arasında en fakir olanların evine giderlermiş. Yoksulun evi bu yolla onurlandırılırmış. Belki de böylesine büyüleyici semahlara tanıklık eden son kuşak bizdik. Çünkü yaşımın ilerlemesine rağmen giderek sönümlenen birkaç semah dışında eski heyecanı kalmamıştı. Giderek küslükler arttı, hısımlık, kirvelik anlam yitimine uğradı. Artık herkes, herkes hakkında fesatlık yapar hale geldi. Akla kara karıştırılır oldu. Mazlumdan yana mı olunmalı yoksa güçlüden yana mı saf tutulmalı, ölçü karıştı, terazi şaştı.
Toplum uyanma, aydınlama ve bilinçlenme adına konuştuğu anadilinden utanır oldu. Kendi kültürünü, onu birlik halinde tutan duygularını yargılamaya başladı. Tüm bunların son yirmi yıllık süre içerisinde gelişmesi elbette düşündürücüdür. Katliamlara uğramış, kendi ana yurdunda topraksızlaştırılmış, Avrupa ve metropollerine kaçırtılarak ucuz işgücü haline getirilmiş bir toplumun siyasal bilinç adına tüm bu politikaların yürütücüsü olan partilere yönlendirilmeleri ve buna o toplumun da kendini inandırması parçalanmış yapının nasıl dağıtıldığına iyi bir örnektir. Şimdilerde ise özden yoksun biçimsel bir kazanma duygusu Alevi toplumuna aşılanmak isteniyor. Halen resmiyette tanınmayan cemevlerinin el altından yaygınlaştırılması, “direndik, kazandık” aldatmacasına çekme amaçlıdır. ‘Madem ki bu devletten hakkımız olanı kazandık, o zaman sarılalım bu hakkımıza’ denmektedir. Yoldan şaşan, haktan da şaşar!..
İki büyük sevilen, sayılan Alevi Piri’inden bahsetmek bile bize hakkın ve hakikatin ölçüsünü göstermeye yeterdir diye düşünüyorum. Birincisi; Pir Sultan Abdal’dır. Yine o çocukluk dönemimden hafızama kazınan diğer bir anım da, Pir Sultan Abdal’ın yaşamını konu edinen yasaklı bir videoyu komşumuzun evinde gün ortasında perdeleri çekip izlememizdi. İzleyen bilir; Osmanlı’nın katlettiği Alevi köyleri ve Pir Sultan’ın asılma sahnesi yanısıra, öncesinde Hızır Paşa ile aralarında geçen diyalog muhakkak hafızalarda kalır. Pir Sultan, Hızır Paşa’ya “Devletin verdiği ekmeği köpeklerim bile yemez” diyor. Çünkü iktidarın aşına kan karışmıştır. Kardeş kanı ta Kerbela’dan bilinir ve hatırdadır. Yani Pir Sultan tavrını haktan yana koyar. İdam edilene kadar da haktan şaşmaz. Baş eğmezliğiyle bir halkın onurunu, kültürünü, kimliğini savunur. Yani bir yerde kendine Pir’im diyenin ölçüsüdür, öyle olmalıdır. Çünkü hak ve birlik, kötü ruhtan korunmuştur. Toplumsal hafızamız da bize bunu anlatır.
İkincisi; Seyîd Rıza’dır. Seyîd Rıza da bize bir ölçüdür. Biraz da Kürdistan’da düşen son kale gibidir. Dönemin siyasal boyutlarını nakletmenin yeri değil, fakat ipe gitmeden önce son sözleri her zaman hatırda tutmaya değerdir. Der ki, “ben oyunlarınızla başa çıkamadım; bu bana dert oldu. Ama ben de önünüzde diz çökmedim, bu da size dert olsun!” Bu tarihin mirası kültürel direnişimizin zulme karşı tavrıdır. Halen de Alevilik, bu mirastan beslenir.
Bazen anıları nakletmek sadece bir an’la sınırlı değildir. Ziyadesiyle o anda canlanan bir tarihtir dile gelen! Evet, inanç o toplumun ruhudur ve bu ruha değer biçilmez, biçilemez. Kim ki bunu yaparsa da biliriz ki, o hak yolundan sapmıştır. Bu anıda bahsettiğim semah gecesinin yüreğime işlediği mesajı bugün daha iyi okuyorum. Bu mesaj; Birlik, Birlik, Birlik’tir! Birlik olmazsa semah olmaz, çark dönmez, ocaklar söner.
Alevilik artık kendi öz komünal demokratik değerleriyle buluşmalıdır, parçalar bir araya gelmelidir. Sayın Abdullah Öcalan Alevilerin birliğini, örgütlenmesi gerektiğini belirtirken, “İstiyorum ki zulüm dünyasının, düzeninin yüzyıllardan beri çok hazin bir biçimde ezdiği bu çiçekler tekrar açsın…” diyor. Kurumaya yüz tutmuş kültürümüzü, inancımızı ve dilimizi yine kendi kökleri üzerinden yeşerterek, çiçeklendirmek, ‘hakkın yolu birliktedir (komündedir)’ diyen herkesin tarihi görevidir. Hakikat aşkına özgür semahların, namazların ve güneşi selamlayanların kültür bahçesinde kendi renkleriyle açma özlemiyle…

* Bolu F Tipi Cezaevi