Yitirmiş tılsımını ilk sevmelerin,

Yitirmiş öpücükleri,
Payı yok, apansız inen akşamlardan,
Bir kadeh, bir cıgara, dalıp gidene,
Seni anlatabilsem seni,
Yokluğun, cehennemin öbür adıdır,
Üşüyorum, kapama gözlerini…

Ahmed Arif

Hayatını devrime adamış ve vermiş yiğit bir insan olarak seni saygıyla, sevgiyle anıyor, dostluğunu özlüyor, seninle gurur duyuyorum.
Sen her zaman benim kahramanım oldun. Çocukluğumun ve gençliğimin hep gülen yüzüydün. Kürt olmanın başka bir trajedisiydi bizim hayatımız. Biz başka insanlar gibi birlikte büyüyüp, birlikte yaşayamadık ama her zaman birbirimizi sevdik, bu hiç değişmedi.
Seni ne çok özlüyorum bir bilsen!..
Bana hiç kıyamazdın. Bunu bildiğimden her türlü şımarıklığı sana karşı yapma özgürlüğüm vardı. Biliyor musun hayatta tek şımardığım insan da sen oldun.
Senin daha küçük yaşlarda bile aile büyükleri tarafından sıradan biri olmayacağın biliniyordu. Çok güçlü, sağlam, ilkeli duruşun karşısında sözü dinlenir bir insandın. 12 Eylül vahşeti geldiğinde birçok kişi devrime sırt çevirmişti. Devrimcilik, ateşten bir gömlek haline gelmişti. Sen o gömleği giymekten hiç korkmadın.
O günü hiç unutmuyorum. Unutabilir miyim ki?! Gecenin bir yarısı polisler seni eve getirdiler; ellerin arkadan kelepçeli. Kareli gömleğinin üzerine gri bir süveter giymiştin; süveterin arkası postal izleri. Oysa gri rengi ne çok severdin sen.
Onlarca polis evimize girmiş, en özel eşyalarımızı didik didik ediyorlardı. Evde herkes korkmuş, ne yapacağını bilmiyordu. Senin mağrur delikanlı, başın dik, her zaman asi ve asil bir duruşun vardı. Benden bir bardak su istedin. Suyu getirdim, ellerin arkadan kelepçeli olduğu için suyu benim vermemi istedin. Boyun uzun olduğu için ayaklarımın üzerine basarak, ağlamaklı bir halde sana suyu vermeye çalışıyordum. Suyu içerken, gülerek gözlerimin içine bakıp, göz kırptın. Sanki şakalaşıyordun. Birçok gülüşün gibi o gülüşün de asılı kaldı benimle.
Polisler seni götürdüler sonra. Yıllarca zindan kapılarında ziyaret ettik seni. Ne zor yıllardı! Sen arkadaşlarınla açlık grevlerine girdiğinde ve hepinizin avurtları çökmüş direnirken, biz evimizde yemek yiyemiyorduk. Zindanda yapılan vahşetleri duyduğumuzda sana bir şey olacak korkusuyla uyuyamıyorduk.
Zindandan çıktığında da devrimcilik senin için bitmemişti, daha birbirimize sarılıp, koklamadan yönünü dağlara çevirdin. Yoldaşların senin için, "sade, dürüst, pratik zekalı, en kötü koşullarda bile moral veren bir insandı” diye anlatırlardı.
Biliyorum, devrimciler ölümü hiç düşünmezler. Cansız bedenleri toprağa düşüp ölümsüzler kervanına katıldıklarında bile, bilirler ki o an yeniden doğarlar.
Bir isteğin vardı; "Öldüğümde, eğer sokmazlarsa cansız bedenimi ülkeme, yakın cesedimi, götürün küllerimi, savurun ülkemin dört bir yanına” demiştin. Nasıl kıyardık seni yakmaya, nasıl izlerdik o yakışıklı bedeninin kül oluşunu. Sadece cansız bedenini götürebildik o çok sevdiğin topraklara.
Ruhun ise hiç ölmedi. Hep bizimlesin. En zor anlarımda bile yanımdasın. İki yıl önce hastanede ölümle pençeleşirken, bir güvercin odamın camına kondu. Gagasıyla her gün camı tıklatıp beni uyandırıyordu. Ameliyat olduğum günün sabahı her zamanki gibi yine geldi. Ama o gün başka bir hareketliydi. Camı boydan boya dolanıp duruyordu. Benim yaşam kaynağım olmuştu. Ameliyattan sonra güvercin bir daha gelmedi. Ağlayarak anneme; "güvercinim gelmedi” dedim. Annem, "artık gelmesine gerek yok, sen artık iyileşiyorsun” dedi. Annemle birbirimizin yüzüne baktık, ikimizin de gözünden istem dışı yaşlar dökülüyordu. Anlamıştık, o güvercin kılığına giren sendin.
Bugün sol yanım ağrıyor. Göğsümün altında başka bir sızı var bugün. Her 5 Eylül günü bu ağrı daha da bir şiddetlenir, göğüs kafesimi zorlar, içten içe çatırdamaya başlar. Issız ve sessiz ağlıyor yüreğim bugün.
Tam 20 yıl oldu seni görmeyeli. Her zamanki gibi yine seni çok özlüyorum. Burhan Çiftçi (Ali Rıza Cotkar) yüreğim, ciğerim, canım ağabeyim!..