Toplum sonsuz değişik renk tonlarından yine sonsuz ilmeklerle örülmüş bir kazak misalidir. Her rengi bir insan, her ilmeği bir ilişki biçimi olarak düşünürsek toplumun ne türden muazzam bir yapı olduğunu göz önüne getirebiliriz. Bu yapıyı oluşturan ana ilmekler bulunmaktadır. Yani topluma öz kimliğini kazandıran temel toplumsal değerler, var olma koşullarını hep sağlarlar. 

Karmaşık yapıya sahip olan toplum olgusunun ana ve ara ilmekler doğrultusunda ihtiyaçları hep var olmuştur. Toplum ihtiyaçları dönem ve çağlara göre değişim gösterebilmiştir. Bu ihtiyaçların değişimi, toplumu toplum yapan değerlerin özüyle alakalı olmazlar. Toplumsal sözleşmedeki ahlak, vicdan, sevgi, saygı, iyilik, güzellik, doğruluk, cömertlik gibi değerlerden kopmak ya da bu değerlerin toplumda kaybolması, toplumun yıkımı ve yok oluşu demektir. Toplumun var olma gerekçesi eğer ki bu değerlerle yaşamlaşıyorsa, diyebiliriz ki toplum varlığını sürdürdükçe kök hücre niteliğindeki değerler de var kalacaktır. 

Toplumdan topluma, dönemden döneme kimi değerler toplumsal yaşayışta ikinci ve üçüncü sıraya düşebilir lakin sönümlenip kaybolmazlar. Toplumun kurduğu yaşam sisteminde ve buna dayalı düzen biçiminde değişiklikler yaşanabilir, yaşanır. Genel toplumsal gelişmeler ve konjonktürel iklim, bu değişikliklerde açık sistem işlevindedir. Mevcudun yerine yeni bir sosyal düzen ve yönetim anlayışı gelebilir, toplumsal yapının maddi alanında yıkılışlar ve peşi sıra insanlar oluşur, manevi alanda değişimler gerçekleşir. Bu şekilde eski yapı ortadan kalkmış olur. Ancak tüm bunlara rağmen toplum varlığını korumuştur ve korur. 

Toplumun varlığını koruması ve sürdürmesi, onu önemli gelişmelerin taşıyıcısı haline getirir. Toplum dünyasının öznesi olan insan, bu gelişmelerin habercisi ve yapıcısı durumundadır. Değişik şart, faktör ve iç-dış müdahalelerden kaynaklı ortaya çıkan toplumsal sorun, toplumu sürekli bir arayış içinde tutmuştur. Zihniyet olarak iktidarcı zihniyetten temelini alan toplumsal sorun karşısında insan toplumu, derin çelişkilerle yaşam yolculuğunu yapmak zorunda kalır. Toplum, sorunlar karşısında bunu yaratan iktidarcı ve egemenlikçi sistemle bir mücadeleye tutuşur. Yaşam yolculuğundaki mücadelede yaşanan derin çelişki, hamurun belli bir süre değişik işlemlerle yoğrularak ekmek yapılacak kıvama gelmesi gibi gerçekleşecek çözümün olgunluk zeminini hazırlar. Toplum hazır olduğu için ortaya çıkan çözüm perspektifini sahiplenir. Çünkü perspektif toplum çıkışlıdır. 


Toplumların kahramanları...

Perspektifi somutlaştırıp düşünce düzleminde sistem haline getiren öncü, çözüm gücünün timsali haline gelir. Öncü kişilik, toplumun özlemlerini, istemlerini, beklentilerini kendi kişiliğinde buluşturur. Yani toplumu yaşar. Toplum da kendisini öncüde bulur. Onun şahsında kendi mücadelesine katılarak özgürlük, eşitlik ve adalet savaşımını her süreçte verme iradesini ortaya koyar. 

Toplumsal mücadeleye önderlik eden Hz. İsa, Hz. Muhammed, Mani, Mazdek, Babek ve diğerlerinin başlattıkları mücadelenin toplumda karşılık bulması, toplumun önemli bir kesiminin (ezilen kesim) bu an’a hazır olduğunu göstermekte, yanı sıra toplum ile öncü arasında diyalektik ve simbiyotik ilişkinin çok güçlü bir aşamada olduğunu yansıtmaktadır. 

Tarihe bakıldığında genelde toplumlar kendi kahramanlarını ve öncülerini yaratmışlardır. Tersinden toplumundan önce öne atılıp toplumunu mücadeleye sevk eden tarihsel-toplumsal kişilikler de vardır. Her iki tarih sahnesine çıkış biçimi, toplumsal hakikatle buluşabilme eylemliliğidir. 

Kendi döneminde toplumsal hakikat eyleminin sembolü olan önemli bir karakter de Şeyh Bedreddin’dir. Şeyh Bedreddin, toplumun yarattığı ve bununla birlikte toplumu etkileyen önemli bir kişiliktir. 

Şeyh Bedreddin, Anadolu’da, Osmanlı İmparatorluğu’nun hüküm sürdüğü 14-15. yüzyıllar arasında yaşadı. Edirne’nin Simavna kasabasında doğan Şeyh Bedreddin, 1413 yılında Serez’de Mehmet Çelebi tarafından idam edildi. Kişiliğinin şekillenip ışık saçmasında babası Gazi İsrail, İbn-i Haldun ve Hüseyin Ahlati gibi düşünür ve tasavvufçuların etkisi yoğundur. 

Asıl adı Mahmut olan Şeyh Bedreddin, bilge kişiliğiyle ilişkide olduğu insanlarda kalıcı etkiler yaratmıştır. Bilginin bekçisi değil, öğrencisi olmayı başarmış; bilgiye doğum yaptırarak yaşamın anlam bilgisine gözlerini ve yüreğini dikebilmiştir. Yine güçlü toplumsal duyarlılığıyla toplumun yaşadıklarını ve toplumun içinde bulunduğu sistemsel yapıyı çözümlemesi zor olmamıştır. Tolumun sosyo-ekonomik sorunlara ve eşitsizliğe karşı biriktirdiği yıldırım şiddetindeki öfke ve tepkisini okuyabilmiş ve anlayabilmiştir. 


‘En az kötü, en beteridir’

Toplumun, verili sömürü ve iktidar düzeninde kanı emilmiş ve beti benzi atmış bir duruma sokulmuşken ayağa kalkması, an meselesi olmuştur. Osmanlı, bu dönemde her anlamda ciddi bir sarsıntı geçirirken bunun faturasını halka kesmiştir. 

Halk ekonomik yükümlülükler altında ezilmeyle yüz yüze bırakılmıştır. Şeyh Bedreddin mutlu, eşit ve özgür bir yaşamın, bu mevcut düzenle mümkün olmayacağının öngörüsünü tarih örneklerinden edinmiş ve kendisi gibi doğru ve mutlu yaşamı yaratma mücadelesi verenlerin bıraktığı mirastan esinlenerek halk adına yeni bir toplumsal düzen kurgulamıştır. Toplumsal modelinde birey-toplum dengesi güdülürken sisteme karşı verdiği mücadele devrimci özde olup sistem dışı anlayış üzerindedir. 

Bu konuda Şeyh Bedreddin’in görüşlerini yansıtan pasajlara bakacak olursak anlatımımız daha da netliğe kavuşacaktır. Bir pasajda, “En az kötü, en beteridir. Asıl kötülüğü doğurur. Hem bir çarkın bütününü değiştirmek gerek. Ucundan, kıyısından değiştiremezsin. Düzen değişikliğinde en kötü olan, bireyin yalnız davranışıdır” diyor. Yine başka bir pasajda, “Yıkılmış kişi için genel doğrular yoktur. Kendi doğruları vardır. Ve kendi doğrularının yanlışlığını, çok sonradan anlar.” diyor. 

Şeyh Bedreddin, toplumculuk düşüncesini sisteme kavuşturmada kayda değer bir başarı sağlamıştır. Halifeleri olan Börklüce Mustafa ile Torlak Kemal, Şeyh Bedreddin’in toplumculuk ideallerini gerçekleştirmek için harekete geçmiş, sağlanan kayda değer başarının pratik öncü kadroları olmuşlardır. 

Platon “Devlet”, İbn-i Tufeyl “Tanrının Oğlu Hay”, Thomas More “Ütopya” ve Campanella “Güneş Ülkesi” gibi ütopik toplumcu olarak değerlendirilen Şeyh Bedreddin’in “Ortak Yaşam” fikri, Mani, Mazdek, Babek ve Karmati geleneğinden gelme doğal toplumun komünal yaşam özünü teşkil eder. 


Bedreddin’in ‘Ortak Yaşam’ı

Şeyh Bedreddin, “Ortak Yaşam”ın gerekçesini şu sözleriyle belirtmiştir: “Allah dünyayı yarattı ve insanlara verdi. Şu halde dünyanın toprağı ve bu toprağın bütün ürünleri insanların ortak malıdır. İnsanlar eşit olarak yaratılmıştır. Birinin mal toplayıp öbürünün aç kalması, Allah’ın amacına aykırıdır. Ben, senin evinde kendi evim gibi oturabilmeliyim. Sen, benim eşyamı kendi eşyan gibi kullanabilmelisin. Çünkü bütün bunlar hepimiz içindir ve hepimizindir.” 

Öğretisinin toplumsal ve tarihsel gerçeklikle örtüşmesi çarpıcıdır. Öğretisinde vardığı nokta, parçalı olarak verilmiş komünal ve eşitlikçi mücadeleleri bütünlüğe eriştirme arzusundadır. 

Dine, devlete ve Tanrı’ya dair görüşleri, ilerici ve aydınlatıcıdır. Toplumun yaşamsal ilişkilerinde bizzat etki sahibi olan bu üç kurumu, bilinen anlayışın dışında ele almış, onların düşüncelerini cesurca ifade etmiş ve üstelik geliştirdiği yorumlarla alternatif bakış açısının dayanaklarını çok daha kökleştirmiştir. Din yorumu demokratiktir; ahlak ve akıl orijinlidir. Bütüncül ve çoğulcu bakış açısını şöyle aktarır:

 “Allah insanlara akıl verdi. Herkes, Allah’ı aklının erdiğince kavrayabilir. Birinin kavrayışı ötekinin kavrayışına benzemeyebilir. Aynı kavrayışta bulunmayanların birbirlerini kınamaları, birbirlerini zorlamaları doğru değildir. Düşünce ve vicdan özgürlüğü, doğal düzenin ürünüdür. Ayrılıklar din adamlarının işleri karıştırmasından doğmuştur. Bunlar ortadan kaldırılırsa bütün dinler bir olur. Hristiyanların Allah’ı kavradıklarını yadsımak dinsizliktir. Onlar da aynı Allah’a tapmaktadır. Müslüman, Hristiyan, Yahudi, Mecusi, aynı Allah’ın kuludur. Hepsi kardeştir. Aralarında sevgi ve saygı olmalıdır. Onların bu sevgi ve saygıları gerçeği yanlışa üstün kılacak; amaç, gürültüsüzce, kendiliğinden elde edilecektir. Birbirlerini sevenler ve sayanlar her zaman birleşebilir.” 

Yaşam felsefesini toplumculuk üzerine şekillendiren Şeyh Bedreddin, bilge olduğu kadar güçlü bir tasavvufçu olarak da bilinir. “Şeyh” kavramı bu özelliğinden gelmektedir. Tasavvuf düşüncesinde Tanrı, kaşifliğini eyler. Tasavvuf öğretisinde İslami bilgiler, aklın değirmeninde öğütülerek Tanrı gücünde yaşam gücünün kendi bileşkesini oluşturan elementleri haline gelirler. Bu doğrultuda Şeyh Bedreddin’in tasavvuf öğretisinde İslami bilgiler, aklın değirmeninde öğütülerek Tanrı gücünde yaşam gücünün kendi bileşkesini oluşturan elementleri haline gelirler. Bu doğrultuda Şeyh Bedreddin, tasavvuf düşüncesiyle manevi dünyada yücelmeyi yaşamış, yaşamın doğasını ve anlamını Tanrı şahsında alegorikleştirmiştir. 


‘Geriye kalan Allah’tır’

Tanrı hakkında açıklamalarını yansıtan alegorik bir paragrafta şöyle diyor: “İbrahim diyorduk... Bir odun yığının üstünde yakılmaya atılan ve bir ot serinliğinde capcanlı kalan... Bence yanmak ya da yanmamak önemli değil o anda; acı duyup duymamak... Beynimin hücrelerini tümüyle bedenimden koparıp düşüncemin buyruğuna verdiğimden beri ben de, açlık ya da öteki insancıl gereksinimlerin hiçbirini duymuyorum. Böyle bir beden acı duyar mı? Beni yaksalar şimdi, ince bir sızı bile sezinlemem. İbrahim de böyle yapmış olmalı. Kendini düşüncelerinin doruğunda serinletmiş ve acı duymadan gitmiştir. Bağırıp çağırmadığından insan düşüncesi ya da düşü onu capcanlı bir çimenliğe oturtmuştur. Ve bu yalnızlık, kendi düşüncelerinde çözülme temrinleri, kişiyi yüceltiyor. İşte peygamberlerin asıl gizi. Dahası Muhammed peygamberliği bitirdiğine göre, bir son kalıyor geriye... Bizim düşünüp bulmamıza bırakılmış bir son... Madem peygamberlerin sonuncusudur Muhammed… Bizim için geriye kalan Allah’tır.” 

Bedreddin, kendisini tasavvuf görüşünün manevi alemine kapatmamış, yaşamın maddi yüzüyle de bağlantısını güçlü tutmuştur. Mantığını bilginin her aşamasında işletmiştir. Bilgi kaynağını maddi ve manevi dünya dengeleri üzerinde kurmuş ve bu da ona tasavvuf kimliğinde materyalist bir bakış açısı kazandırmıştır. Denilebilir ki bu sayede görüşlerinde bilimsel nitelik etkin bir şekilde yer edinmiştir. 

Devlet olgusu içinde görüş bildiren Bedreddin, devletin zorba yönetimine karşı koymaktadır. Demokrasi yönetimini tercih etmektedir. Şöyle söyler: “Hükümet, seçimle kurulmalıdır. Ulus tam bir özgürlük içinde oyunu kullanabilmelidir. Kıyan ve zorba bir hükümetin buyruklarına uymamak gerekir. Saray, saltanat, yeniçeri, tekkeler, dervişler hep zorbalığın ürünüdür. Bu zorbalığa boyun eğilmemelidir.” 

Şeyh Bedreddin’in yaşadığı çağda geliştirdiği toplumcu yaşam perspektifinin günümüz itibariyle hala önemini koruması, bilgiye ulaşmada kullandığı diyalektik yöntemden gelmektedir. Evrenin ve doğanın temel işleyişine bağlı kalarak “yarin yanağından gayri her şeyi ortaklaştırması” Şeyh Bedreddin’in yaşamla ilişkisinin ne ölçüde olduğunu göstermektedir. 

Uygarlık çizgisinde toplumcu bayrağı büyük bir duruşla taşımayı bilmiş, toplumsal ütopyasını teorisinin mahzenine bırakmayarak inşası için mücadeleye koyulmuştur. Teorisine pratikle can katarak söylemine tutarlılık elbisesini giydirebilmiştir. Açığa çıkan somutluk, bugünkü Aydın ilinin Ortaklar semtidir. Semt ismini, kurulan yaşam tarzından almaktadır. 

İlginç olan günümüzde Şeyh Bedreddin’in çağdaş takipçisi ve davacısı olan Kürt halkının toplumculuk sistemine beşiklik etmiş Ortaklar semtinde yerleşik bulunmasıdır. Her daim yapı, kendisini anlamlaştıran içeriğiyle tarih zamanında konuşlanmıştır. Her içerik önüne gelen yapıyla bütünleşmez. Her yapı, kendisine uymayan içeriği taşımaz. Bundandır ki Ortaklar yerleşkesi, Kürtlerle kucaklaşmıştır. Ortaklar, Kürdistan ülkesinde çoğalmakta ve Şeyh Bedreddin, Kürtlerin mücadelesinde konuşmakta ve yaşamaktadır.


Şeyh Bedreddin Destanı

Yağmur çiseliyor,

korkarak

yavaş sesle

bir ihanet konuşması gibi.


Yağmur çiseliyor,

beyaz ve çıplak mürted ayaklarının

ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi.


Yağmur çiseliyor,

Serezin esnaf çarşısında,

bir bakırcı dükkânının karşısında

Bedreddinim bir ağaca asılı.


Yağmur çiseliyor.

Gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir.

Ve yağmurda ıslanan

yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin

çırılçıplak etidir.


Yağmur çiseliyor.

Serez çarşısı dilsiz,

Serez çarşısı kör.

Havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü

Ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü.

Yağmur çiseliyor.

Nazım Hikmet RAN




EYYÜP AYGEN / Kırıklar 1 Nolu F Tipi Cezaevi İzmir