Eski kışlarda Kürt kavminin binlerce yıllık Amed şehrinin az da olsa bugünlere kadar kalan bazalt taşından yapılmış evlerinin en büyük odalarında, uzun kış geceleri "Şevbihêrk"ler yapılırdı.

Bizim evde yapılanları hatırlıyorum.
O şevbihêrklerde benim hikaye anlatıcım ninemdi.
Kurulurdu başköşeye; sonra üzeri ince kül tabakası ile örtülmüş, ateşinin közü kısmen külün altında kalmış koca mangal gelirdi orta yere. Mangalın üzerine mangalı çepeçevre kuşatan ama mangaldan daha yüksek ve çevresi daha geniş büyükçe bir kürsü yerleştirilirdi. Sonra da bu mangallı kürsünün üzerine palas ya da battaniye görüntüsünde ama kocaman bir yün yorgan serilirdi.
Çepeçevre dolanırdık içi köz ateşle dolu mangallı kürsünün üzerine yayılmış yorganın etrafına. Göğsümüze kadar girerdik yorganın altına. Sonra uzun kış günleri ve geceleri için yaz ve sonbaharda hazırlanmış ceviz, pestil, sucuk, kesme ve meyve kuruları gibi kış tatlıları, bakır siniler içinde orta yere gelir ve  dağıtılırdı dinleyenlere.
Sonra hikaye anlatıcımız -yani ninem- başlardı hikayelerini anlatmaya. Hikayelerini anlatırken gece boyunca ninem iki dili de yani Kürtçe ve Türkçe'yi de aynı ustalıkla kullanırdı.
"Beriyê beristan, çolû çolistan
Payîz çu hêna hat zivistan.
Berf hat çoka hespan" diyerek süregelen girizgahıyla masala daha bir ilgi duymamıza sıcak bir ortam hazırlardı.
Ninem, kendisine sadık bir dost ve yadigar olarak bildiği, ölünceye kadar da elinden ve dudaklarından ayırmayıp, terk etmediği "Xûrs" ya da "Helhel" köylerinden gelme kehribar rengi sarma tütün sigarasından dumanlar çekerdi bir yandan!  Mem û Zîn, Evdalê Zeynikê, Ferhat ile Şirin, Arzu ile Kamber, Kerem ile Aslı ve daha nice hikayeleri anlatmaya başlar ve heyecanla devamını getirirdi…
En çok bugün sadece bir tek cümlesini hatırladığım bir Kürt "mîr"inin (bey) hikayesi beni etkilerdi. Yedi yıl boyunca bir gül bahçesinde uykuya dalıp uyanmayan beyin hikayesini defalarca anlatsın isterdim: Derdi ki nenem; "Mîr Hemdanê Maman, îsal heft sale raketîye nav baxçê gûlan…"
Ninemin ve kimi diğer evlerdeki hikaye anlatıcılarının dinleyicileri, genellikle uzun kış gecelerinde gaz lambalarının loş ışıltısında hikayelere ev sahipliği yapan evlerin kadın ve çocuk sakinleri olurdu.
Erkekler, genellikle salt erkeklere mahsus kahvehane ve kıraathanelerde kendi hikaye anlatıcılarını dinlemeyi yeğlerlerdi, şehrin gece hayatında.
Gezici hikaye anlatıcıları gelirdi kış geceleri şehrin kahvehanelerine. Mesela derlerdi ki: "Bu gece Mardinkapısı'ndaki Abbas’ın Parkı'nda filanca ünlü hikaye anlatıcısı hikayesini anlatacak." Meraklılar saatler öncesinden kahvehanedeki yerlerini alırlardı.
Çaylar, kahveler eşliğinde, başköşede hikaye anlatıcısı konuşmaya başlayınca, dinleyiciler can kulağıyla dinlerlerdi. Anlatıcının anlattığı bir kahramanlık hikayesi ise, bazen de anlatıcının kendini kahramanın yerine koyarak sesinin tonunu daha üst perdeden ayarlayıp geceyi devirişine tanıklık ederlerdi.
Kimi zaman da anlatıcı hikayesinin en heyecanlı yerinde gecenin geç saatinde hikayesini yarım bırakır, "Bir sonraki gece devam ederiz" derdi.
Babam beni bir-iki kez bu türden kahvehanelerdeki hikaye dinleme seanslarına da götürmüştü.
Geriye dönüp baktığımda geçmişten adeta silik bir anı gibi paylaştığım belleklerdeki kayıtlar, bugün modern teknolojinin karşısında mağlup ve küskün sözcükler, kelamlar, hafıza kanıtları olarak duruyor sanki!
Şimdi hiçbir şey yok gibi bir şey! Hiçbiri kalmadı geriye! Ne o eski evler ne de o evlerin başodasındaki mangal başında masal dinleme seansları! Tümü yitip gitti. Geriye kalan ya çorak köy yaşantısı ya da kentlerin modernitesi ekseninde giderek yalnızlaşan insan tekinin sanal ve hiçbir sıcaklığı olmayan ruhsuz paylaşımları.
Çünkü sadece mekanlar değil, anlatıcı da kalmadı. Hafıza, tarih ve her ikisinin mekanla buluşması... Mekanın önemi ancak anlatıcı ile, anlatıcının dili ile oluyordu. İşte o anlatıcı, anlatı diliyle birlikte tarihe mal oldu. Anlatı, anlatılan mekanların ruhu, anlatıcının sesi ile canlanıyordu. İşte bu olmadığı zaman maalesef hiçbir şeyin anlamı da olmuyor.
Walter Benjamin "Minerva'nın baykuşu, uçuşuna karanlığın basmasıyla başlar" der ve devamında ekler; "Koleksiyoncunun da değeri, ancak nesli tükenirken anlaşılabilir."
İşte bu sebeple günümüzde hikaye anlatıcılığı ölmüştür. Hayattan hiçbir deneyim biriktirmiş insan teki artık geriye kalmamıştır. Adı geçmişten bugüne çağrı yaparak bizlere ne denli tanıdık gelirse gelsin, hikaye anlatıcısının hayatımızda hiçbir hükmü kalmadı artık. Çoktan uzaklaştı bizden, hayatımızdan çıkıp gitti. Gittikçe de uzaklaşıyor, hikaye anlatıcısı.
Yine Walter Benjamin’e referans verirsek; "Hakikatin etiği bilgeliktir. Bilgelik, hikaye anlatıcısının özüdür. Hikaye anlatıcısı yararlıdır. Bizim ne yaşadığımızı yine bize anlatandır. Hakikat, yaşanmışlığın ifadesidir" kabilinden o çokça bilinen sözlerini Walter Benjamin ediyor ya!
Galiba bugün, hikayenin yüzü suyu hürmetine sıkıca sarılınması gereken iki şey var. Biri hikaye anlatıcılarının geleneksel diline; diğeri de adeta "gaip"ten bir ses gibi eski hikayeleri -modernitenin zalimliğine, yok edici kültürel kırımına rağmen- sesleri, nefesleri ve dilleriyle sürdüreduran dengbêj geleneğine sahip çıkılmalı.
Bu iki geleneksel ahengi teknolojinin esiri olmaya aday çocuklara, görselliğin olanca cezbedici kimliğiyle anlatmayı, alışkanlık edindirmeyi denemeli.
Sanırım masal dediğimiz kültürel varoluşun Kürtler adına kalıcılığı, ancak böyle mümkün olabilir.
Yoksa tekrar hikaye anlatıcım nineme gönderme yaptığımda, bir hikaye girizgahı ile bize geçmişten nanik yapar ninem:
"Hivdê adarê
Berf hat gulîya darê
Nema heya evarê…"