"Hangi dilde ağlayacağımı bile şaşırırdım çoğu kez/ Yabancı da değil çeviri bir hayattı yaşadığım/ Anadilim başkaydı, anavatanım başka/ Ben derseniz bambaşka…" (Mehmet Yaşın/Kıbrıs)
Dilin ne zaman icat edildiği, o günden bu yana ne yiyip ne içtiği, nereden gelip nereye gittiği sonsuz bir bilme ve tartışma alanıdır. Gerçekten de insanın "kavramsal insandan", "gerçek insana" bir türlü geçemeyişinde ve modernizmle doruğuna ulaşan "soyut insanla" idare edişinde devletlere esir düşmüş dilin rolü olup olmadığı merak konusudur.
İnsanlık, Wittegenstein’ın "Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır" saptamasıyla oyalanıyorsa dert büyük demektir. Öte yandan ünlü düşünür Heidegger'in "Dil, varlığın evidir" cümlesinin icadı ve ilânı pek çok insanı ferahlatsa da, bu derin soyutlamaya rağmen "dil" tartışması hızını kesmedi. Onlar böyle söyler de zamane anarşistlerden John Zerzan durur mu? O da, kendince antropolojik delillere dayanarak, dilin icadının insanın kendine yaptığı temel kötülüklerden biri olduğunu söylemekle kalmadı, insanın yeniden insan olması için dilsizliğe dönmesi gerektiğini ilân etti. Bu farklı örneklere bakmak bile "dil" söz konusu olduğunda ne kadar çetrefilli bir alanda olduğumuzun göstergesi.
Bu küçük, mizahi ve mecazi bilgi notlarından sonra somut bir derdin kapısını tıklayalım. İster yaradılış teorisine ister evrim teorisine inanın, ister bilinemezciliğe yüz sürün ister diyalektik ve tarihsel maddecilik mektebine kayıtlı olun, insanın ân'da zuhur etmesinden veya süreçte oluşup dillenmesinden bu yana on binlerce dilin oluştuğu, bunların binlercesinin "doğal evrim içinde eceliyle öldüğü!", binlercesinin ise iktidarlar tarafından tasarlanarak ve taşlanarak öldürüldüğü bilinir. Bu nedenle, "dünya diller mezarlığıdır" cümlesindeki gerçek artık sıradan bir bilgidir. Dilleri öldüren modernizmin, kendini suçlu hissetmeksizin "ölü dilleri" araştıran akademik kürsüler kurmaları ise trajikomiktir. Her dilin, bir halkın, ulusun veya topluluğun varoluşunun temeli olduğu tek kişi dahi konuşsa bir dilin kaybolmasının insanlık kaybı olduğu, dünyada halen yaşayan 6000 dilin ölme tehlikesi yaşadığı, ölen/öldürülen her dilin insana dair her alanda bilgiyi, anlamı, değeri de beraberinde tarihe gömdüğünün altını ısrarla çizmek ve insanlığa "insanlığın lüzumu yok!" demek gerekir. Her dilin evrimle (asimilasyon) veya karşı devrimle (dilin inkârı ve zorla yok etme) öldürülmesiyle, geride sağ kalan dillerin aslında o dilden ve o dilde içerilen bilgi ve anlamdan da zarar ettiği ortada.
Türkiye de diller ve halklar mezarlığıdır
Bu hatırlatmalardan sonra bu yazının derdini bir cümleyle özetleyelim: Dünya gibi Türkiye de diller ve halklar mezarlığıdır. Bizimkilerin diğer tarihlerden, devletlerden aşağı kalır olması elbette beklenemez. Egemenlerimiz, dilleri öldürmekte, sonra da hiçbir şey yokmuş gibi davranmakta, resmi tarih ise bu suçları süsleyip püsleyip gizlemekte ustadır. Öldü ölecek, haldeki mecalsiz diller için derin mezarlar kazmak en büyük dil marifetlerimizdendir. Küçük bir anekdot: İstanbul'da neredeyse cemaati bile kalmamış gayrimüslim bir halkın mezarlık bekçisine "Zorla kovularak veya ölerek iyice azaldınız... Neredeyse ölecek kimse de kalmadı, burada neyi bekliyorsun?" diye sorarlar. Garibin cevabı manidardır: "Ben kemiklerin, tarihin, hatıraların bekçisiyim..." Bu anekdottan ödünç alarak, "dillerin bekçisi" dönemini yaşadığımız söylenebilir....
Diller yok olma tehlikesi altında
Şimdi de aşağıdaki bilgiler ışığında "dil haritamıza" bakıp kara kara düşülelim ve henüz karakış gelmeden kara kara üşüyelim.... Delilimiz, UNESCO'nun 2009'da yayımladığı "Dillerin Canlılığı ve Ölümü" (Vitalité et Disparition des Langues) raporu... Önce antik çağlardan günümüze bu coğrafyada kaybolan, ölen/öldürülen dilleri bir kenara yazalım: Hati Dili, Asurice, Akadca, Sümerce, Troya Dili, Pala Dili, Kaska Dili, Eflanice, Luvice, Huri Dili, Mitani Dili, Bithinyaca, Trak Dili, Firigce, Muşki Dili, Lidya Dili, Misiya Dili, Aioli Dili, Paflagonca, Karya Dili, Psidya Dili, Kilikya Dili, Kapadokyaca, Lîkaonya Dili (Konya), Maryandin Dili, Xalib Dili, Taox Dili, Skit Dili, Kolx, Dirria, Mosinoikos, Mosxos, Tiberenos, Mares, Panfil, Galatça, Îyonca, Side Dili...
Dilimiz uçuklasa da, bu coğrafyada var olan veya çeşitli göçlerle buraya sığınan ama yakın tarihte tamamen yok olan dillerin isimlerini "ölü diller defteri"mize güzel Türkçemiz ile yazalım: Kapadokya Grekçesi, Ubıhça (Son konuşanı Tevfik Esenç 1992'de öldü), Mlahso (Son konuşanı İbrahim Hanna 1995'te öldü)...
Merakımızın hızını kesmeden sürdürelim dil bilgisi dersimizi: Ölmek üzere olan diller: Hertvin (Kuzey Aramicesi), Ciddi olarak tehlikede olan diller: Turoyo (Süryanice 1960’larda 60-70 bin kişinin konuştuğu günümüzde yaklaşık 1000 kişinin konuştuğu...) Judezmo (Ladino; İspanyol İbranicesi); Tehlikede olan diller: Lazca, Abhazca, Pontus Rumcası, Doğu Ermenicesi, Romanca, Suret Dili (Neo-Aramice), Hemşin Ermenicesi; Eğreti olarak "yaşayan" diller: Abhazca, Adige Dili, Kabardi (Doğu Adigecesi), Zazakî, Kürtçe... Bu rapordan ayan beyan anladığımız, Türkiye'de "ilköğretim mecburi ve meccanidir" cümlesiyle özetlenen resmi dil Türkçe hariç tüm dillerin can çekişmekte olduğu, dillerin makus talihine müdahele edilmez, dilleri yaşatacak araçlar yaratılmaz ise tümünün yok olacağıdır... UNESCO’nun "Tehlikedeki Dünya Dilleri Atlası"nda (Atlas of the Languages in Danger) yer almamasına rağmen, asimilasyona ve inkâra, kitlesel olarak siyaseten direnen Kürtçe'nin de yok olma tehlikesinden muaf olmadığını hatırda tutalım.
Egemenlerin ‘dil korkusu’
Öte yandan, kaderlerinin veya kederlerinin ne olacağı meselesi, "Dillerin Yaşam Düzeyini Gösteren Temel Faktörler"e bakarak anlaşılabilir. Bir dilin egemen dil karşısında "yaşama şansı", yani ölmeme şansı dokuz faktöre bağlıdır. Dilin bir kuşaktan diğerine aktarımı, dili konuşanların toplam sayısı, dili konuşanların toplam nüfusa oranları, dilin farklı toplumsal ve özel alanlarda kullanımı, farklı alanlarda ve medyada kullanıma verdiği tepki, dillerin eğitim ve öğretim materyalleri, yönetim ve kurumlar düzeyinde dilsel tutum ve politikalar (resmi kullanımı ve statüsü), toplum üyelerinin kendi dillerine karşı tutumları, o dildeki dokümantasyonun tipi ve niteliği...
Tüm bunlar, Kürtçe dahil tüm dillerin "imdatttt" diye çığlık attıklarının somut göstergeleri. Hal böyle olunca, başka bir dili ezen dilin de özgür olamayacağı bilgisinden hareketle, dillerin özgürleşmesi çağrısı o diller kadar Türkçe'nin de özgürleşmesidir. Bu dil haritası bize egemenlerin, tarih, adalet ve ayna korkusunun yanısıra "öteki korkusu" ve "dil korkusu"nu işaret eder. Önce inkar, sonra hatırlayarak unutturma politikalarıyla iç içe süren resmi/sivil dil yalanını, tarihin de coğrafyanın da kaldırmadığının işaretleri ortada. Bir kişi dahi konuşsa bir dilin önündeki engelleri kaldırmamak tersine dilin ölmesi için her türlü mekanizmayı işletmek, dili, dilleri öldürmek "Dil suçu"dur ve kurulması gereken uluslararası dil mahkemesi dahil, halkların vicdan mahkemesinde suçlular yargılanmalıdır...
Bastırılan her şeyin geri dönüşünü anlamak için başkalarının acılarına bakmak, gökten yere indirilen kitaplar dışındaki kitapları da okumak ama daha da önemlisi, ulus devletlerin yapısal sorunu olan "dil korkusunu" yenmek için başka dillere de bakmak, o dilin anlam dünyasına dokunmak gerek. Ne var ki, seküler, pozitivist akıl da, post-islam teolojik akıl da buna manidir.
Eskiler, her şey aşk yüzünden anlamına gelen "ah min'el aşk" derlerdi... Ah min'el dil, her şey dil yüzünden deyip eklemek gerekiyor; dil korkusunun çaresi yine dildir... Mitolojide kargı yarasını iyileştirmek için o kargının pası çaredir denmişse, dil yarasını iyileştirecek yine o dildir. Bir özgürlük tasavvuruyla şöyle söylenebilir; muktedir dil Türkçe'nin de iyileşmesi, ona başka dillerin dil aşısı yapmasıyla mümkündür... Dil varlığın evidir, şerhlerimle kabul... Dilimizin sınırları dünyamızın da sınırlarıdır, şerhimle kabul... Dil, devletlerden uzun sürer o zaten kabul. Ne var ki dil üzerinden biçimlenen "kimlik politikaları"nı ezel-ebet sabitlik, mutlak değer olarak görmek de başka bir dünya tasavvuru açısından sorunludur. Baskıyı, inkârı, dilde zorla iskânı, asimilasyonu reddederek, dillerin tam hak eşitliğini ve ezilen dillerin özgürleşmesini sağlamak, böyle bir toplumsal tasavvur içinde, dillerin özgürce "yarışmaları" birbirlerinden anlam alıp anlam vermeleri, şimdiden başlayarak yüzyıllar içinde "melez dillere", "melez diller cumhuriyetlerine" ulaşmakla mümkündür. Marks'ın bir önermesinden çoğaltarak söylersem, sabahları Gürcüce, öğleyin Kürtçe, ikindileyin Türkçe, akşam İspanyolca vs.... konuşulan, özetle her dilin yürürlükte olduğu geçişken bir dünya tasavvuru, şair Metin Altıok'un "Özgür acılar cumhuriyeti"nden, “özgür diller cumhuriyetine” geçiştir. Dillerin uluslara ve devletlere bırakılamayacak kadar kıymetli tarihsel oluşumlar olduğunu akılda tutarak, modernizmin insanlığa armağan ettiği iki büyük kötülük olan "ulus devlet" ve "ulus" algısının devrimci bir biçimde aşıldığı, Marks'ın "özgür bireyler cumhuriyeti" diye soyutladığı bir başka dünyayı şimdiden mümkün kılacak akla ve pratiğe sahip olmak...
Pasifik dili Şamiküro’nun son konuşanı yaşlı bir kadının 1999’da dilbilimci Natalia Sangama’ya söylediği cümleyle bitirelim:
"Ben rüyalarımı Şamiküroca görüyorum, kimseye anlatamadığım rüyalarımı... Çünkü artık benim dışımda hiç kimse Şamiküro’yu konuşmuyor. Sadece sen kalmışsan bu dünyada kendini yalnız hissediyorsun…"