“... Türk ulus-devletinin inşa sürecinde Anadolu ve Kuzey Mezopotamya topraklarının gayrı Müslim halkları, tarihsel yurtlarında fiziksel olarak yok edilmekle kalmamış; mezarları, anıtları, ibadet yerleri ile diğer kültürel ve tarihsel izleri de tahrip edilip silinerek ulusal tarih ve mekanın dışına atılmışlardır. Dahası, ulus-devletler kendi ölülerini ulusal şahadet çerçevesinde yüceleştirip ölümü ulusal kimliğin inşasının ayrılmaz bir parçası olarak kurarken, kendisine başkaldırıp isyan edenleri sadece biyolojik olarak öldürmekle yetinmez, öldürdükleri bedenlerin bir anlam ve değere dönüşmesini engellemek için onları sembolik ve politik olarak da öldürmek için her türlü yol ve yönteme de başvururlar. Marquis de Sade’nin ifadesi ile, düşman olarak gördüklerini bir defa değil (biyolojik), ikinci bir kez daha (sembolik) öldürmek isterler.” (Hişyar Özsoy, “Araf’ta kalmak: Tarih mezarda başlar”)
“Ayna” ve “öteki” korkusuyla inşa edilmiş toplumlarda devleti “ölülere” yaptığı muamele üzerinden de teşhir şart. Ehmedê Xanê’nin, “Şerha xemê dil bikim fesane/ Zînê û Memê bikim behane” (“İçimdeki dertleri açıklayıp efsaneleştireyim/ Zîn ve Mem hikâyesini buna bahane edeyim”) beytinden el alıp, “ölülerimizi” bahane ederek devleti suçüstü yapmak şart. Kürdistan’da dengbêjler stranlarını, çîrokbêjler hikayelerini gömülmesi yasaklanan, toplu “mezarlara” atılan, sınırda bekletilenler, parçaları “hatıra” ve “bahşiş” olarak kontak anahtarlarında “aksesuar” olarak kullanılanlar için de söyleyip anlatıyor. Anneler çocuklarını geyik, dağ, ağaç, su olarak çağırıyor. “Senin varlığın ve dilin geçmez burada!”, diyen devletin “senin ölülerin geçmez burada” siyaseti, bedenlerin “Türk” olarak kodlanıp ölülerin “üniter bedene” zorla dahil edilmesidir. Sıcak temasta “ölü ele geçirilenlerin” acısıyla baş etmek “yas emeği” içerir. Egemenler, ölümlerin ve yaraların yasını tutturmayarak, gömme “izni” vermeyerek Kürtleri “ölüleri” üzerinden de cezalandırıyor. Yastan ve mezardan mahrum bırakma siyaseti, toprağın altını-üstünü Türk mülkü görmenin sonucudur. Kişi başına düşen devlet ve öldürme miktarının çok olduğu bir coğrafyada kötülüklerle baş etmek için Kaşkarlı Mahmud’un “İm bilse er ölmes...” (Parolayı bilen er ölmez) cümlesini de yardıma çağırabiliriz. O dönemde silah ve kuş adlarından koyulan “im”i bilmek, karşılaşan erlerin birbirlerini tanıyıp öldürmemesinin şartıydı.
Tarih, “gömme” etiğini ve estetiğini de kapsar. Her Kürt ölüsü toplumu birbirine bağlayıp dirilten mitolojik bir işarettir artık. Tarih; Rosa Luxemburg ile Karl Liebnecht’in mezarlarındaki anıtta yazan “die toten mahnen uns” (Ölüler bizi uyarıyor) cümlesindeki gibi “hatırlama” kıymetidir. Ölüler “unutmanın” değil “hatırlamanın” işaretidir. Walter Benjamin; “Yenildiklerinde ölüler bile düşmanının öfkesinden kurtulmayacaktır” demişti. Ekleyelim; “Sözcükler, partizanların silahları gibidir; savaş alanında terk edildiklerinde karşı devrimin eline geçer ve savaş esirleri gibi angaryaya tabi tutulurlar.” (Mustapha Kayati) Ölüsünü gömen varlık olan insanın mitolojik, teolojik ve toplumsal tarihi, ölüme ve yaşama yüklenen anlamlar, sembollerle doludur. “Ölüm olmasaydı tarih de olmazdı. Tarih ölümden beslenir. Tarih mezarda başlar” diyor Eva Domaska. Bazı halkların “Ölüyü saklamak”, cümlesi; toprağa değil hafızaya da saklamayı içerir. Dini-kültürel ve siyasi gelenek ölünün yerde bırakılmasını kabul etmez. (“Bu ölülerin birçoğu halen Araf’ta asılıdır. (...) Geride kalanlar da hayat ile ölüm arasındaki zaman-mekanda huzursuz ruhları ile asılı duruyor. Ne ölüler tam ölebiliyor ne de yaşayanlar hayata kaldıkları yerden devam edebiliyor. [Hişyar Özsoy])
Tarih, insanın öldürme biçimlerinin icrasıdır. Modernizmle birlikte ölmenin ve öldürmenin “uygar hale” getirilip “estetize edildiği” söylense de, “inkar” ve asimilasyon”a tabi tutulan Kürtlerin hangi öldürme biçimlerine maruz kaldığını her biri hem tarihe hem de coğrafyaya geçen ölülerine bakmak yeterli. Hişyar’ın alıntısıyla başlamıştık onunla bitirelim: “Ölümler etrafında yaratılan bu mücadele geleneği cenaze törenleri ve protestolarla sınırlı değildi. Ölenlerin ardından yakılan ağıtlar ve türküler, düğünlere dönüştürülen ölümler, ölenlerin isimlerinin yeni doğan çocuklara, dağlara, tepelere, vadilere ya da sokaklara verilmesi, gelenekselleşen anma törenleri gibi etkinlikler ölenlerin bir ulusal direniş mitolojisi içerisinde politik ve sembolik olarak ölümsüzleştirilmelerini beraberinde getirdi. Bu süreçte Kürtler arasında ölümün anlamı ciddi şekilde değişmiş, biyolojik ölüm bir anlamda ölüm olmaktan çıkmış, ölümün hayat ile politik bağı kurulmuş, acı ve yas gibi temelde şahsi olan duygular kolektif politik durumlara dönüşmüştür. Sonuç olarak, devlet ile mücadele içerisinde olan Kürtler öldürüldükçe, Kürt hareketi hem sayısal, hem de siyasal ve sembolik anlamda sürekli olarak büyümüştür.”
“Mitolojiye bak anlarsın”
Kahinler; Oedipus’un mezarı bilinmezse oğulları Eteokles ile Polyneikes’in felakete karşılaşacağını ilan eder. İki kardeş babalarını zorla Thebai’ye getirtmeye kalkar. Çocuklarına beddua eden Oedipus ülkesinden uzakta ölür. Kardeşler “bedduanın” gerçekleşmemesi için aralarındaki husumete çözüm bulur. Ülkeyi dönüşümlü olarak bir yıl biri sonraki yıl diğeri yönetmeye başlar. Eteokles’in sırası geldiğinde tahtı devretmeyi reddedince Polyneikes sürülür. Argos Kralı’nın kızıyla evlenen Polyneikes, kralın altı kumandanıyla Thebai’nin yedi kapısının önüne dikilerek, tacını ve tahtını ister ve kardeşini savaşa çağırır. Kardeşler birbirlerini öldürür. Tahta geçen amca Kreon, “yurdunu savunmak” için ölen Eteokles’in “kahramanlara layık” gömülmesini, Polyneikes’in ise “vatana ihanet” suçundan kurda-kuşa yem olmasını emreder. On yedi yaşında genç kız Antigone amcası Kreon’un emrini çiğneyerek kardeşinin parçalanmış bedenini savaş meydanından alarak gizlice gömer. Antigone yakalanıp huzura çıkarılır. Kreon Antigone’a “yas tutulmaması ve mezar yapılmaması” emrini bilip bilmediğini sorar. Antigone emri bildiğini, ancak kardeşinin ölüsünü yerde bırakamayacağını, Kreon’un gömülme hakkının kutsallığını hiçe sayarak tanrıların yasalarını çiğnediğini söyler. Kreon, Antigone’yi “hayat ile ölüm arasında” bir mağarada ölüme mahkum eder. Kör kâhin Kreon’a, halkı ve tanrıları kızdırdığını, kararından vazgeçmezse sonunun kötü olacağını söyler. Kreon korku ve “pişmanlıkla” Antigone’nin ve Polyneikes’in cezasını kaldırır. Ama geç kalmıştır. Antigone mağarada intihar eder. Olayı duyan Antigone’a âşık Kreon’un oğlu Haimon ve Kreon’un eşi Eurydike de intihar eder. Efsane Kreon’un pişmanlık içinde ağlayıp kıvrandığı sahne ile son bulur. Kreon tarihte kötülük simgesi olarak yerini alırken, Antigone, zalimlerin adil ve insani olmayan yasalarına karşı mücadelenin simgesi olmayı sürdürür. (Sofokles’in “Antigone Tragedyası”ndan)