Seçimlerde en güçlü çıkan partiler AKP ve BDP olmuştu. AKP yüzde elli oy aldı. Sekiz yıllık tek parti iktidarının arkasından bir dönem daha hükümet olmuştu. Ordu dahil giderek devletin bütün birimleri üzerinde kontrol sağlamış, kadrolarını her yere yerleştirmişti. Devlet üzerinde hakimiyet sağlamıştı. BDP de seçimden güçlü çıktığı için görüşme ve diyalogu geliştirerek çözüm iklimini daha fazla geliştirbilirdi. Ayrıca sayın Öcalan parlamentoya ve Erdoğan’a çağrılar yaptı. “Sorunun çözümü konusuda sorumluluk üstlenip çağrı yaparlarsa sorunu bir haftada çözebiliriz” dedi. Başbakan çözüm konusunda kamuoyuna dönük ne bir niyet belirtti, ne de hapisteki milletvekillerinin serbest bırakılması konusuda bir girişimde bulundu. Tersine askeri ve polisiye operasyonları arttırdılar.
Habur’dan bu yana Kürt sorunu konusunda çok yoğun yapılan tartışmalar ve görüşmeler varken, yeni anayasanın yapımı beklentisi ve hazırlıkları gündemdeyken hükümetin bütün bu süreci yokmuş gibi bir yana bırakıp bildiğini okumasına ne demeli? Hükümetin bu tutumunu nasıl açıklmalı? Yandaş medya ve resmi açıklamlar PKK’nin barış istemediğini, şiddet istediği gürültüsü gerçeği ifade etmediği gibi, sonuçları Türkiye için hiç hayırlı olmadı. Çünkü yalan-yanlış-zorbalık toplumsal ve tarihsel sorunları çözemez. Çözseydi bugüne kadar Kürt sorunu diye bir gündem kalmayacaktı.
Basın, aydınlar, akademisyenler ne yazıkki bir daha sınıfta kaldılar. Gerçek gündemin üzerine gidemediler. Hükümet bir iyi niyet belirtisi ve bazı basit yasal düzenlemelerle milletvekillerinin tahliyesini sağlayabilirdi. Öcalan’ın çağrılarına olumlu bir yanıt verebilirdi. Ancak hükümet bunu yapmadı. Öcalan’ın ailesi ve avukatlarıyla görüşmelerini yasakladı. Oslo ve İmralı görüşmelerini sonlandırdı. İşte aydınların, basının bunu sorgulması lazım: Kim masayı terk etti? Kim diyolog yolunu tıkadı? Sayın Öcalan da açıkladı. Söylediklerinin arkasında olduğunu, diyalog ve görüşmeyi terk etmediklerini, hükümetin tutumunun süreci belirleyeceğini belirtti.
Hükümet neden bütün bunları bir tarafa itip psikolojik savaş ve şiddet dilini benimsedi. Operasyonları, tutuklamları neden dalga dalga yaydı. Aslında bütün bunların açıklaması Silvan’daki çatışmadan sonra Hüseyin Gülerce’nin 27 Temmuz 2011 tarihli Zaman gazetesindeki köşesinde yayınladığı savaş bildirgesinde var. Bu savaşın deyim yerindeyse siyasal ideolojik öncülüğünü Fethullahçılar yapıyor. Zaman gazetesindeki o makalenin Fethullahçıların resmi görüşünü ifade ettiği açıktır. Hükümet de aynı görüşte ve onu uyguluyor.
AKP ve Başbakan ilk defa devlete hakim olduğunu gördü. Ancak sorunun tarihsel derinliğini kavrayacak kapasite olamadı. İktidar ve güç hastalığı, sonradan görmelik, kendine aşırı güven hükümeti büyük bir savaş kararının içine çekti. Deyim yerindeyse AKP ve Türk İslamcılar yemeyi bilmediler. Devlet, iktidar, ekonomi, basın, bütün kurumlar ve rant alanları ellerine geçmişti. Palazlanmışlardı ve önleri açıktı. Demokrasiyi geliştirip, Kürtlerle barışıp Türkiye’yi rahatlatarak iktidarın ve imkanların uzun vadede keyfini çıkarabilirlerdi. Bu aşırı güç başlarını döndürdü. Milliyetçi gelenek ve zihniyetten de kopamadıkları için Kürtlerin direnişini, onların dışında irade olup varlıklarını savunmalarını bir türlü kabullenemediler. Biat etmeyen, irade oluşturan ve giderek Kürtleri etrafında toplayan PKK ve Kürt örgütlerini ezilmesi gereken odaklar olarak gördü. Kürt tarafını özünde bir partner olarak görme yerine kendi gündemine ve çözümüne biat eden bir noktaya getirmek istedi.
Bu biat yasal, yargısal ve polisiye baskılarla gerçekleşmeyince orduyu ve savaşı işin içine çekmeye başladılar.
Ve Türkiye bugün yaygın ve şiddetli bir çatışmanın içine yuvarlandı. Çukurca’daki çatışmada onlarca asker öldü. Hükümet Türkiye’nin her yerine cenaze dağıtıyor. Bu ölümler ve cenazeler üzerinde nasıl bir iktidar, sistem kuracağını bilmiyoruz tabii. Bildiğimiz hükümet çok büyük bir risk aldı.
Onlarca yıldır tek başına iktidar olamayan Türk İslamcıları iktidar olup iktidarın nimetlerinden yararlanmak yerine, kemalist devlet yapılanması ve zihniyetinin temel genlerini devraldı. Kürtlere karşı yine şiddet seçeneğini terk etmedi. Bu şiddet ortamının halkın çıkarına olmayacağı, ekonomik, sosyal, siyasi ve insani kayıpların faturasının yüksek olacağı çıktır. Eğer hükümet PKK ve Kürt direnişini ezebilirse, yaptıkları yanına kar kalır ve istediği sistemi kurar. Ve Türkiye’nin kaymağını yemeye devam ederler. Ama PKK’yi ezemezlerse, Kürt direnişi zamana yayılıp yaygınlaşırsa AKP, Türkiye’yi istediği gibi yönetme rahatlığını görmeyecektir. Muhtemelen de diğer hükümetlerin karşılaştığı akıbetin bir benzeriyle karşılaşacaktır.