Yarın “Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü’. Bir haftaya yayılacak bu anlamlı güne, yine toplumsal muhalefetin ve demokratik siyasetin yok edilmeye çalışıldığı gibi kadın mücadelesinin de tasfiyesine yönelik uygulamaların sürdüğü bir süreçte giriliyor.
OHAL, kapatılan kadın dernekleri, siyasi iradenin ‘kayyumlar’ ve seçilmişlerin tutuklanması ile gasp edilmesi, çocuk istismarının aklanmasına yönelik yasa tasarılarının hazırlandığı böyle bir atmosferde Kadın örgütleri tüm bu gelişmelerle birlikte ‘erkek ve devlet’ şiddetine dur diyecek.
Evet. Yaşanan bu sürecin şiddetinden kadınlar ayrıca etkileniyor, kadına yönelik erkek-devlet şiddeti artarak devam ediyor. Akademisyeninden gazetecesine, milletvekillerinden belediye başkanlarına, sendikacılardan yazarlara, muhalif kadınlar gözaltına alınarak, tutuklanarak kadın mücadelesine göz dağı verilmek isteniyor. Kadına yönelik şiddetle mücadele eden kadın kurumları kapatılıyor, kadın örgütlülüğü hedef gösteriliyor ve kadın kazanımları bu süreçte yok edilmek isteniyor.
***
25 Kasım, 1960 yılında Dominik Cumhuriyeti'nde, Trujillo diktatörlüğüne karşı mücadele eden Patria, Mirabel ve Maria Mirabel kardeşlerin sistem tarafından katledildiği tarihtir. Kızkardeşlerin, diktatörlüğün askerleri tarafından, tecavüz edildikten sonra vahşi bir şekilde katledildikleri, utanç gününün ve insanlık ayıbının yıl dönümüdür.
1981 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda alınan bir kararla 25 Kasım günü kadına yönelik şiddete karşı mücadele ve dayanışma günü olarak ilan edildi. 25 Kasım: Toplumsal cinsiyet eşitsizliğine, ayrımcılığa, ataerkil toplumsal şiddete, aile içi şiddete, savaşa, ırkçılığa karşı kadın dayanışmasını ifade ediyor bugün.
Birleşmiş Milletler Kadınlara Yönelik Şiddetin Önlenmesi Bildirgesi’nin 1.maddesi kadınlara yönelik şiddeti; “İster kamusal isterse özel yaşamda meydana gelsin, kadınlara fiziksel, cinsel veya psikolojik acı veya ıstırap veren veya verebilecek olan cinsiyete dayanan bir eylem veya bu tür eylemlerle tehdit etme, zorlama veya keyfi olarak özgürlükten yoksun bırakma” şeklinde tanımlamaktadır. Bu tanımın son yorumlamalarına “kadını ekonomik ihtiyaçlardan yoksun bırakmak” da dahil edilmiştir. Kadına yönelik şiddet deyince çoğumuzun aklına esas olarak, kaba dayak ve cinsel şiddet gelir. Oysa konu sadece fiziksel şiddetle sınırlı değildir.
***
Her kadın katliamı erkeğin ve ‘erkek devlet’in izleriyle dolu. Bölge ya da şehir çok fark etmiyor. Her yerde ve her birimde erkek erki ve vahşeti aynı. Aslında “Kadın cinayetleri” demek bu vahşete az geliyor. Neredeyse bir cins kırımı yaşanıyor artık.
Devlet bu konuda vahşetin faillerine iyi haller, indirimler uyguluyor. Görsel ve yazılı medya ise kadına yönelik şiddeti kışkırtıcı ve teşhirci bir yaklaşımla veriyor.
Kadın mücadelesini ciddiye alanlar binlerce yıllık erkek egemen kültürün tüm kurumları ve değer yargılarıyla cebelleşmek ve hesaplaşmak zorundadır. Sistem tüm alışkanlıklarını yürütmeye çalışsa da sevindirici bir durum olarak, son birkaç yıldır kadınların sesleri daha bir gürleşip dal budak salıyor.
Kim olursak olalım. Bu vahşete karşı durmuyor, üç maymunu oynuyorsak hepimiz aynı vahşetin sorumlularıyız demektir. Karşı durmuyorsak, herbirimiz, bir yandan kadına kutsallık atfeden, diğer yandan olmadık şiddeti ve vahşeti reva gören ikiyüzlülüğün özneleriyiz. O tokatta ya da o tetikte bizim de parmak izimiz var demektir.