Her güne kadın cinayeti, kadın ve çocuk istismarı haberleriyle uyanıyoruz. Yılın başından beri yüzlerce kadın evlerinde, işe giderken, sokakta, karakol ya da adliye önünde yakını olan/olamayan erkekler tarafından öldürülüyor. Ölüme varan ya da varmayan boyutlarda kadının maruz kaldığı her türlü erkek şiddetinin rakamlarla ölçülür yanı yok.

Medya Savunma Alanlarında Kürdistan Kadın Özgürlük Partisi-PAJK bünyesinde çalışmalarını yürüten Jineoloji Akademisi üyeleri Zozan Sîma ve Armanc Sarya ile artan toplumsal şiddetin nedenlerini, şiddeti önlemenin yol ve yöntemlerini ve buna ilişkin projelerini konuştuk.

Toplumsal şiddetin en çok kadın ve çocuklar üzerinden gelişmesini neye bağlıyorsunuz?

Armanc Sarya: Herkes kadın ve çocuklara uygulanan şiddeti kendisince haklı gerekçelere sığdırmıştır. Çünkü şiddet bir eğitim-terbiye tarzı olarak yaşamımızda kalıcılaştırılmış, olumlu sonuçları olduğuna inandırılmıştır. Genel olarak bir şiddet toplumu yaratılmaya devam ediliyor.
Aslında son dönem kadın katliamlarının, kadında gelişen karşı duruşla, direniş ile bağlantılı arttığını söylemek yanlış olmayacaktır. Özellikle erkeğin kendi egemenlik alanı olarak gördüğü kadının bir arayışa girmesinden, gerçekleri görmesinden bu kadar rahatsız olması, aslında onun güçsüzlüğünü de ortaya sermektedir. Ancak kadın direnişini kazanıma çevirecek bir yaşam alanı örgütlenemediğinden, erkek tüm güçsüzlüğüne rağmen kadının çaresiz olduğunu biliyor ve yaptıklarını meşrulaştırıyor. Çünkü yaptığını meşru gören, tabiri caizse sırtını sıvazlayan hemcinsleri, hükümeti, anayasası, polisi, töreleri, mitolojisi, dini, onun efendi olduğunu ispatlamış bir bilimi var. Bu kadar dengesizlik sonucunda kadın erkek ilişkisinde gelinen aşama göstermiştir ki artık mızrak çuvala sığamıyor. Ne aşk edebiyatı ne de kutsal aile bağları durumu kurtarmaya yetmiyor.
Çocuklar konusunda da aslında durum pek farklı değil. Sürekli her yerde sloganlaştırıldığı gibi çocuklar geleceğimiz ise o zaman yaşanan bu ahlaksızlığı ne ile tanımlayacağız? Öyle ki gelecek tecavüzle, tacizle öldürülüyor. Erkek egemen sistemin gelecekten kastı, kendi hanedanlığını sürdürmektir. O yüzden sağlıklı bir kuşak yetiştirmek gibi derdi olmayan bir zihniyetin açıkçası sadece kaç çocuk olması gerektiği ile ilgilenmesi de anormal gelmiyor. Çünkü ataerkil bakış açısında çocuk daha fazla işgücü, daha fazla asker, daha fazla doğum makineleri demek.
Kısacası, kadınlar ve çocuklar üzerinden kendini devam ettirmek isteyen sömürü sisteminin var olma tarzı, şiddet olmaktadır. Toplumlara hükmetme aracı haline gelen şiddet, kültür olarak her yönlü yaygınlaştırılmıştır. Eşitliğin, özgürlüğün, sevginin olduğu bir toplumda şiddete neden ihtiyaç duyulsun ki?

Türkiye’de kadın ve çocuklara yönelik istismar ve cinayetlerin artmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Zozan Sîma: Türkiye’de maço karakterli, herkese sayıp söverek, hiçbir muhalif sesi dinlemeden iş yürüten faşizan bir hükümetin işbaşında olması belirleyici rol oynamaktadır. Tayyip Erdoğan, erkekler için bir rol modeli olarak toplumda bu kültürün gelişmesinde etkilidir. Bu çerçevede Türkiye’de gittikçe artan kadın katliamları ve tecavüzlerde ataerkil tarihsel kültürle birlikte iki olgu öne çıkıyor: Birincisi; kim ne derse desin bildiğini okuyan, yüzlerce insanı, özellikle de kadın ve çocukları öldüren, polisini ödüllendiren, pervasızca doğayı tahrip etmekte sakınca görmeyen, yoksulluk ve işsizlik artarken açıkça hırsızlık yapmasına rağmen etrafına dayılanan bir iktidar, toplumda şiddet ve tecavüz kültürünün gelişmesinde tetikleyicidir.
Bir kadına dönük tecavüz, tüm kadınların tehdit edilmesi anlamına gelir. Kürdistan’da örneğine bolca rastladığımız biçimde devlet, tecavüzü  kadınları caydırma ve cezalandırma aracı olarak kullanmıştır/kullanmaktadır.
İkinci husus ise; tecavüzü yaygınlaştıran inançlar ve bunların yaygınlaşmasını sağlayan araçlardır. Filmler, diziler, internette yaygınca yer bulan pornografi teoriyi, tecavüz de pratiği şekillendirir. Tecavüzcülerin büyük bölümü sapık, hasta ya da deli değil, oldukça “normal”dirler. Ancak birçoğunun kafasında medyanın, edebiyatın, hatta bilimsel denilen araştırmaların ya da cinsiyetçi kültürün yarattığı tecavüzcülüklerini meşrulaştıran nedenleri vardır. Kadınların tecavüzü arzulayıp kışkırttığı, bundan zevk aldıkları, küçük kız çocuklarının ensest fantezileri kurduğu, meslek sahibi kadınların cinselliklerini kullanarak yükseldikleri, fahişelerin şehvet düşkünü oldukları için bu işi yaptıkları, eşini-sevgilisini dövmenin aşkın yoğunluğunu ifade ettiği yönündeki düşünceler, bunlardan sadece bir kaçıdır. Evli olan çiftler arasında tecavüz olabileceği ise zaten kabul görmez. Tecavüze ilişkin kadınların polise yaptıkları başvuru, mahkeme süreçlerinde tecavüze uğradıklarını kanıtlamalarının istenmesi de, kadınlar açısından tekrar tekrar tecavüze uğrama anlamına geliyor. Sonuç olarak; tecavüz bir devlet tarafından geliştirilen, göz yumulan erkek egemenliğinin ifadesi olan bir kültürdür. Son zamanlarda Türkiye’de bunun yaygınlaşması, devletin bu kültürü yüceltmesinden kaynaklanmaktadır.
Kadınlar, erkeklerin tüm hakaretlerine, tecavüzlerine, emeklerinin, bedenlerinin sömürülmesine karşı çıktıkları anda öldürülüyor. Erkeğin iktidar ve erkekliğini sürdürdüğü tek alan; eş veya sevgili sıfatından başka bir anlam yüklemediği, mutlak köle olarak gördüğü kadındır. Onu kaybettiğinde artık bir hiç olduğunu bildiğinden gerçekleştiriyor bu katliamları. Daha çocukluktan itibaren kof bir biçimde şişirildiği için hep üstün olmak zorunda olduğunu düşünüyor. Aileler, okullarda ders veren öğretmenler, medya; cinsel performansı güçlü, zengin, dediği dedik bir erkeklik empoze ediyor çocuklara. Tarif edilen erkekliğe ulaşamayan erkekler, büyük bir buhrana sürükleniyor. Bu nedenle erkeklik kültürünün sorgulanması ve yeniden inşası gerekiyor. Çünkü bu cinayetler iflas eden erkekliğin ifadesidir. Bu abartılı özelliklere sahip olmayan erkekler, bunun kompleksi ile kendilerinden daha zayıf gördükleri kadın ve çocuklara karşı, eksikliklerini telafi etme yoluna gidiyorlar. Sorun sadece yansıyan olaylar değil, mevcut eril kültür her gün yeni sapıklar, caniler, katiller yetiştirmeye devam ediyor. Kadınlar kadar erkeklerin de bu kültürü daha derinden sorgulaması gerektiğini düşünüyoruz.  

Toplum şiddetten nasıl arındırılabilir?

Armanc Sarya: Toplumda, özellikle de kadın ve çocuklar üzerinden yaygınlaştırılan şiddetin son bulabilmesi için öncelikle insan olarak uyuşturulmuş vicdanlarımızı uyandırmamız gerekiyor. Şiddetin bir suç olduğuna inanır ve bilirsek, mutlaka buna karşı bir refleksimiz de olacaktır. Çünkü reflekslerimiz bizi eyleme geçirir. İnsanlar öyle bir hale getirilmiş ki ılık suya konulan kurbağa misali her geçen gün etrafını saran ateşin yakıcılığını hissetmeden yaşıyor. Bu yüzden toplumda güzel bir yaşam için umudu yaratacak bir hareketlenme gerekli. Yaşamın her alanını devletin denetiminden çıkaracak halk örgütlenmeleri ilk adım olabilir. Niye? Çünkü toplumun güvenliği, sınırları, ekonomisi adı altında devletin resmi politikası haline getirilen ve evde, işyerinde sokakta, yani toplumun her alanında şiddet meşrulaştırıldığından, bu alanları ortak yaşam alanları haline getirmek, insan ilişkilerinin adaletsizlikten arındığı bir alan olarak topluma açmak bir umut yaratacaktır. Aslında nasıl ki şiddet bir kültür olarak yaygınlaştırılmışsa, buna karşı duruş da kültürel olmalı. Şiddeti önleyecek temel felsefe, tabii ki şiddet yüklü toplumsal algıları değiştirmeye yönelik bir kültürel mücadele olmalıdır. Özellikle şiddet üreten kurumları deşifre edip alternatif örgütlenme önemlidir.
Binbir hileyle kadına kapatılan kamusal alan, Kürt özgürlük mücadelesiyle birlikte açıldı. Özellikle siyasetin demokratikleştirilmesinde belediyelerin kadın bakış açısıyla toplumun ihtiyaçlarını karşılayacak olması önemlidir. Kadınların yaşadıkları sorunlara küçük-büyük, önemli- önemsiz ayrımı yapmadan kadınları da ortak ederek, birlikte çözüm aramak hem de yerelden bunu yapabilmek bir değişim yaratacaktır. Örgütlü bir güçle karşı duruşun yanısıra, yeni yaşam alanları da örgütlemek temel bir ihtiyaçtır.  

Bu rolü hangi kurumlar, hangi kesimler üstlenmeli?

Zozan Sîma: Toplumun şiddetten arınması; demokratik kültürün geliştirilmesi, toplumun öz yönetim ve öz savunma güçlerine kavuşturulması ile gerçekleşir. Toplumdaki her kesim, her cins, her kültür kendi öz örgütlenmesini ve savunma gücünü oluşturdukça, başkalarının kendi çıkarlarına dayalı keyfi yönetimleri, yasaları ve uygulamalarına karşı mücadele edebilecektir. Akademiler, bunun bilincini oluşturur, kurumlar bu bilincin pratiğe yansımasını sağlar.
Bu nedenle kadın örgütlerinin devletten kendilerini koruyacak yasalar çıkarması, kadın ve aile bakanlıklarının sorumlu davranması için baskı yapması gerekir. Sığınma evleri ile sınırlı projeler geliştirmeleri, sorunların aşılmasında yeterli değildir. Devletin bu konuda teşhir edilmesi doğrudur ancak kadınların kendi öz örgütlenme, alternatif yaşam alanları yaratma ve öz savunma gücünü oluşturması asıl sonuç alıcı tarzdır. Kadın özgürlük hareketlerinin örgütlenme, bilinç ve deneyimleri, şiddete karşı daha sonuç alıcı çalışmalar yapabilme olanağına sahiptir. Sadece bu gücü organize etme ve kendi öz gücüne dayalı olarak geliştirmeye ihtiyaç var.

Bunun için kadın bilimi olarak ne öneriyorsunuz? Herhangi bir çalışmanız var mı?

Armanc Sarya: Tekrar belirtmeliyiz ki; öncelikle toplumsal sorunların kaynağını doğru analiz etmek gerekir. Kadın üzerinden tüm toplum, şiddet cenderesi altına alınmıştır. Mevcut durumda yaşamın her alanında erkekliğin baskın olması dolayısıyla kadın kendi özgür iradesiyle yaşayabilmenin ihtimalini bile düşünememektedir. Kadın içinde bulunduğu durumun farkında olabilsin ki bunu aşma mücadelesi de gösterebilsin. İşte tam da bu noktada jineoloji büyük bir sorumluluk üstlenmektedir.
Kadınların bir araya gelip kendilerinin ne yapmak istediklerine karar vermesi ilk adım olmalıdır. Bu çalışmalar, esasında zihniyet oluşturma çalışmalarıdır. İstediklerini hayata geçirmeleri için çok yönlü çalışmalar yaptıklarında, engel olan ne varsa, ilk olarak onunla mücadelede kendi meşru savunma gücünü oluşturabilmeliler.
Meşru savunma gücü derken aslında fiziki de dahil düşünsel, ruhsal tüm boyutlarıyla kendini koruyacak bir yaşamın örgütlenmesinden bahsediyoruz. Yani bütünlüklü olarak özgür yaşam felsefesiyle kendini korumaktan bahsediyoruz. Bütün bu bahsettiğimiz çalışmaların yaygınlaştırılması ve kurumsallaştırılması da aslında bu irade ve kararlılığının gerçekleştiği, gerçekleşeceği alanlardır.
Jineoloji olarak bu alanları akademiler yoluyla yaşamsallaştırma hedefindeyiz. Tarih, felsefe, din, etik, estetik, bilim, ekonomi, kültür, sanat ve demokratik bir toplumu inşa etmek için gerekli birçok akademi bu amaca hizmet edecektir. Toplum içerisinde yaşanan sorunlar olmakla birlikte, bu sorunlardan arınmanın zemini ve istemi de mevcuttur. Özellikle kadınlar bir çıkış kapısını gördüğünde birçok zorluğu göze alarak mücadele ediyorlar. Kadınlar sadece katliamlarla değil, başarıları ile de gündeme geliyorlar. Jineoloji çalışmaları bütün bu birikimlerin, kazanımların mirası üzerinden şekillenen, kadın mücadelelerinin tarihini kendine referans yapan bir bilim. Bu açıdan jineolojiyle insanlığın temel öz değerlerine kavuşacağı, demokratik bir modernitenin kurulabileceği bir toplum yaratmak temel çalışmamız olmaktadır.     


ROZA AMED/NEWROZ ŞİYAR/BEHDÎNAN